İsrâiliyyatı Bahane Edip Sahih Hadislerimize Saldırmak...

(Tabiînden Muhaddis ve Müfessir Ka’b el-Ahbâr Hakkındaki Tenkit ve İftiralara Kısa Cevaplar)
28 Ağustos, 2014 - 00:01 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A

Peygamberimizin ashabı ile görüşerek Tabiîn’den olma şerefine kavuşan ve ümmet içinde büyük ilmi sebebiyle “el-Hibr” lâkabına lâyık görülen müfessir ve muhaddis Ka’b el-Ahbâr hakkında zaman zaman ağır iftiralar atılmış;  “İslâm’ın saf itikadını bozmak için dine İsrailî rivâyetler sokuşturduğu, verdiği haberler sebebiyle tefsirlerin bir çok ipe sapa gelmez ve akıl almaz hurafelerle dolduğu” gibi ağır ithamlar ileri sürülmüştür. Son zamanlarda da daha çok oryantalist bilginlerin (müsteşriklerin) tesirinde kalarak, özellikle hadis-i şerifler üzerine gölge düşürmeye çalışan ve hatta onların çoğunu fütursuzca redde kalkışan bazı kimseler, başta Hz. Abdullah b. Abbas , Abdullah İb-i Mesud, Hz. Aişe, Abdullah İbn-i Amr, Mugîre b. Şu’be ve Ebu Hureyre (r. anhum) olmak üzere bir çok sahabeye hücum etmiş, bu arada özellikle Ka’b el-Ahbâr ve yine tabiîn’in büyük âlimlerinden Vehb b. Münebbih hakkında ağır sözler sarf etmişlerdir. Başını daha çok modernist Mısır ulemâsının (M. Abduh, Reşid Rıza, Ahmet Emin, Ebû Reyye gibi zatların) çektiği bu akım Türkiye’de tesirli olmuş, aklı ön plana çıkarttıklarını söyleyen ve kendilerinin “yenilikçi” olduğunu iddia eden bazı akademisyenler çeşitli eserler yazarak fikirlerini yaygınlaştırmaya çalışmışlardır. Her ne kadar onlara, “gelenekçi” diye küçümsedikleri âlimler gereken cevapları vermişse de, bildikleri yoldan ayrılmayarak, yanlış çizgileri üzerinde yürümeye devam etmişlerdir. Bu acıklı durum, hâlen devam etmektedir.

Biz şimdi burada sadece büyük müfessir ve muhaddis Ka’b el-Ahbar’ın kim olduğu hususunda kısa mâlumat verecek ve hakkındaki tenkitlerin insaf ve doğruluk payını ortaya koymaya çalışacağız.

Ka’b el-Ahbar, Yemen asıllı bir Yahudi aile içinde doğup yetişmiş, Hz. Ebubekir (r.a.) veya Hz. Ömer (r.a.) zamanında Müslüman olmuştur. Onun, Peygamberimiz (s.a.v.) zamanında yaşadığı ve Yemen’de Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla Müslüman olduğu rivâyeti de vardır. İslâm’la şeref kazandıktan sonra Medine’ye gelmiş, bir süre burada yaşamış ve Hz. Ömer’in şehadetinden sonra Humus’a giderek bu civarda ikâmet etmiştir. 104 yıl ömür sürdüğü ve Humus yahut Şam’da vefat ettiği zikredilmiştir.

Ka’b’ın Hz. Ömer’le sık sık görüştüğü, sahabelerden duyduğu hadisleri rivâyet ettiği ve bu arada kendisine müracaat eden kimselere Tevrat ve İncil’de yazılı bazı haberleri naklettiği için daha çok bu yönüyle tanındığı kaynaklara geçmiştir. Hakkında DİA’da verilen bilgilere göre o, geniş ilmi sebebiyle (el-hibr/habr, çoğulu ahbâr) Ka’b el-Ahbâr (Ka’b el-Hibr) adıyla anılmıştır. Onun, Yemen’in Yahudi alimlerinden olan babasının gizli tuttuğu asıl Tevrat metinlerinde Peygamberimize dair malumatları okuduktan sonra İslâmiyeti kabul ettiği de nakledilmiştir.

Ka’b hakkında diğer bazı tarihî bilgileri verdikten sonra DİA’da onun hakkındaki biyografiyi yazan Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir sonuçta şunları kaydetmiştir:

“Bu değerlendirmeler dikkate alındığında bazı sahabîlerin kendisinden rivâyette bulunduğu, Müslümanlığı kabul edişindeki samimiyetine gölge düşürecek herhangi bir değerlendirme yapmayan bir kişinin, kasıtlı olarak dine yanlış şeyler sokmaya çalışan ve dini tahrip etmek isteyen bir ajan gibi gösterilmesi kabul edilebilir bir husus olarak görünmemektedir. Ashabtan sonraki nesillerde de bu tür bir suçlamayı te’yid edecek herhangi bir görüş ortaya konmamıştır. Bazı sahabîlerin onu eleştiren sözlerini veya ona yalan isnad etmelerini bir ravi olarak gerçek dışı şeyler uydurduğu şeklinde anlamak yerine, naklettiği bazı İsrailî rivayetlerin gerçeklerle bağdaşmayan bilgiler olduğunu ileri sürmeleri anlamında değerlendirmek daha uygundur. Bu durum onun dinde samimiyetsizliğini değil İsrailiyyat türünden yaptığı rivayetlerin dikkatle irdelenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim Buhari gibi bir hadis otoritesinin Muaviye b. Ebû Süfyan’dan naklettiği ifade (Buharî, “İ’tisâm”, 25) bir taraftan Ka’b’ın güvenilir kişiliğine işaret ederken diğer taraftan cerh ve ta’dîl açısından rivayetlerinin tamamen sorunsuz olmadığını göstermektedir. Buna göre Muaviye, Kab’ın, Ehl-i Kitaptan rivayette bulunanların en güveniliri olduğunu söylemiş, ancak rivayetlerinin, içinde bulunması muhtemel gerçek dışı şeyler açısından incelenmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.” (DİA, c. 24, s. 2)

Ka’b el-Ahbar hakkında M. Ebu Şehbe’nin tespitleri ise şöyledir:

“Ka’b el-Ahbar tabiûndandır. Ne kadar gizli olursa olsun herhangi bir ravinin gerçek durumu kendilerine gizli kalmayan cerh ve tadil âlimleri onu uydurmacılıkla suçlamamışlardır. Cumhura göre o sika bir ravidir. Bunun için “ed Duafa ve’l metrukin” (zayıf ve hadisleri terkedilen raviler hakkında yazı­lan) kitaplarda onun ismine rastlamak mümkün de­ğildir. ez-Zehebî “Tezkiretü’l-Huffaz” adlı kitabında kısaca hal tercemesine yer vermiş, İbn-i Asakir ise “Tarih-i Dımeşk”te bunu genişletmiştir. Ebu Nuaym ise “el-Hilyetü'l-Evliya”da onun haberlerine, vaazla­rına ve Hz. Ömer’i korkutmasına uzun uzadıya yer vermiştir. İbn-i Hacer “el-İsabe” ve “Tehzibu’t-Tehzip” adlı eserlerinde hayatını vermiştir. Bütün tenkidçiler sika olduğunda ittifak etmişlerdir.”

Ka’b el-Ahbar hakkında akıl almaz ithamlarda bulunan Mısırlı âlim Reşid Rıza ve onun takipçilerinden gazeteci Ebu Reyye konuyla ilgili kitaplarında, onu, ilk Siyonistlerden biri olarak göstererek; yaptığı bütün rivâyetlerin uydurma olduğunu, bizim şeriatımızda bu rivâyetleri destekleyen ve doğrulayan rivâyetler olsa bile yine de onun söylediklerinin tamamının yanlış olduğunu yazmışlardır. Özellikle Ebu Reyye, bu mantıktan yola çıkarak Allah’ın kitabı tarafından tasdik edilen bir çok rivayeti de sırf Ka’b el-Ahbar’dan nakledilmesi sebebiyle batıl saymıştır!

Ebu Reyye, tam bir oryantalist gibi sahih hadisleri bile inkâr cihetine giderek gerçekten aşırıya kaçmış ve kendisine hak ettiği cevaplar verilmiştir. Onun çalışmasına bir çok reddiye yazılmasına rağmen bunların içinde en göze çarpanı Muhammed Ebu Şehbe’nin “Difau’n- ani’s-Sünne” isimli eseridir. Kitap dikkatle okunduğunda müsteşrik ve çağdaş yazarların şüphelerinde ne kadar haksız oldukları açıkca görülecektir.

Ka’b el-Ahbar’ın seçkin bir âlim olduğu, kizb ile suçlanmayıp bütün muhaddislerce sika, yani güvenilir kabul edilmesi ve rivayetlerinin sahih hadis kitaplarına girmiş olmasına rağmen, aşırıya kaçan bir takım yazarlar yine de onu ağır biçimde eleştirmekten geri durmamışlardır.

Burada, vicdan ve insafın nasıl elden çıkarıldığına dair bir kaç misal, “Tefsirde İsrâiliyyât” isimli eserinde Ka’b el-Ahbar’ı yalancılık ve uydurmacılıkla suçlayarak, adeta bir Yahudi ajanı olarak göstermekten çekinmeyen Abdullah Aydemir’den verilecektir. (Akademik titri de olan bu zat, bir kaç kitap yanında Diyanet’in hazırladığı İslâm Ansiklopedisi için 13 madde yazmış ve 1991 yılında İzmir’de geçirdiği bir kalp krizi sebebiyle vefat etmiştir.) Sözünü ettiğimiz kitabın bizdeki künyesi şöyledir: “Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1979, Ankara)

Şimdi sözü edilen kitapta Ka’b el Ahbâr hakkında verilen bilgilere bakıp bazı değerlendirmeler yapabiliriz. Yazar:

“Bazı siyâsî olaylar ve Hz. Ömer’in şehâdetinde parmağı olduğu iddia edilen Ka’b vasıtasıyla tefsire pek çok İsrâîliyyat ve ef­sâne girmiştir. Ka’b, bazı isimler hariç tutulursa muhataplarına her sözünü kabul ettiren bir adam rolündedir. Çeşitli zamanlarda aleyhinde söylenmiş epey şeyler vardır.”  dedikten sonra şöyle bir misal veriyor:

“Âyetlerimizi inkâr ile kâfir olanlar (var ya), onları muhakkak ki, ateşe atacağız. Derileri piştikçe, azabı tadıp durmaları için, onları başka derilerle (yenileyip) değiştireceğiz” mealinde olan âyeti (en-Nisâ, 4/56) biri Hz. Ömer’in yanında okudu. Mecliste Ka’b da vardı. Ka’b Hz. Ömer’e; “Ben bu âyetin tefsirini biliyorum; onu Müslüman olmazdan önce okumuştum” dedi. Hz. Ömer: “Söyle bakalım; eğer söylediğin Hz. Peygamberden duyduğuma muvafık ise seni tasdik ederiz; değilse hiç kulak asmayız” dedi.

Yukarıdaki konuşma, Ka’b’ın tefsir hususunda söylediği şey­lerin Hz. Ömer’ce hemen kabul edilmediğini ve Ka’b’ın da bazen kabul edilmeyecek şeyler söylediğini isbat hususunda bir ipucu ola­bilir.”

Görüldüğü gibi müellif daha işin başında peşin hükmünü vermiş ve o büyük tabiîn âliminin kabul edilemeyecek şeyler söylediğini ilan etmiştir! Halbuki çok iyi bilinmesi gereken hususlardan biri, sahabeler ve özellikle Hz. Ömer’in (r.a.) hadis nakilleri konusunda başından beri çok dikkatli davranan ve sadece Ka’b gibi tabiînden olan kimseleri değil, kendi yakın arkadaşları büyük sahabeleri bile rivayetleri konusunda sıkıştıran ve hatta onlardan şahit isteyen bir zat olduğudur. Nitekim bir defasında kendisiyle görüşmeye gelen Hz. Ebû Musa el-Eşarî (r.a.)’nin üç kere izin istemesine rağmen kapının açılmaması üzerine geri döndüğünü görünce arkasından onu çağırmış ve niçin beklemediğini sorunca Ebû Musa el-Eşarî (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’in üç kere izin istendikten sonra dönülmesi gerektiğine dair bir hadisini rivayet edince Hz. Ömer (r.a.) ona bu hadis hakkında şahit getirmesini, aksi takdirde kendisini cezalandıracağını söyleyince o gidip diğer sahabelere durumu anlatmış, birlikte gelip Efendimizin böyle bir hadisi olduğunu söylemişler ve o vakit Hz. Ömer, Ebû Musa hazretlerine: “Ben seni yalancılıkla suçlamadım, hadis rivayetlerinde daha dikkatli olunsun diye böyle yaptım!” cevabını vermiştir. (Konuyla ilgili olarak bakınız: Ebû Davud Ter., c. 5, s. 724-725. Müslim Ter., c. 6, s. 414 vb. Muvatta Ter., c. 4, s. 352.)

Müellif bu arada Ka’b el- Ahbar’ı kötülemek için daha başka rivayetler de nakletmekte ve kendi haklılığını göstermek istemektedir. Ona göre: “Bir mes’eleden dolayı İbn-i Abbas: “Ka’b bu konuda yalan söylemiştir” demiş, “Avf İbn-i Mâlik, Ka’b’ı kıssa anlatmaktan men etmiş”, “Sahabenin ileri gelenlerinden bazısı, Ka’b’a itimâd et­miyorlarmış!”, “Hz. Muaviye de Ka’b’ın yalanını yakaladığını söylemiş...”

Müellifin bu ve benzer ithamları aslında kendisine ait değil, daha önceki modernist Mısır ulemasına ait görüşlerdir. Üstelik her bir iddia tek tek cevaplandırılmış ve konuyla ilgili müstakil eserler neşredilmiştir. Ne var ki, bunların Türkiye’de pek bilinmediği zehabına kapılarak aynı iddiaları tekrar tekrar gündeme getirmekten çekinmeyen müellif bu sefer, 2006 yılında Diyanet Vakfı Yayınları arasında 5. baskısı  neşredilen (Diyanet İşleri Başkanlığı ve Diyanet Vakfı’nın bu tür eserleri hangi maksatla yayınladığını anlamak için ayrı bir mesai sarf etmenin de lüzumlu olduğunu söyleyerek devam edelim!)  “İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler” isimli  eserinin 207. sahifesinde,  “...hele bu haber, İsrailiyyatın İslamî muhitlere intikalinde en büyük rolü oynamış Vehb ve Ka’b’dan mervi ise durum daha ciddi olarak kabul edilmelidir.” demiş, 210. sahifede: “...Vehb ibni Münebbih’in hayalhanesinde imal ettiği bu hikayeleri sağlam bir zemine oturtmak ve sıhhatlerini garanti etmek imkansızdır. Bitmez tükenmez bir mesai ile hurafeleri Müslümanlar arasında yayan bu zata ve onunla aynı parelelde çalışan Ka’bu’l-Ahbâr’a hayret etmemek mümkün değildir.” diyerek güya şaşkınlığını belirtmiş ve 228. sahifede: “...eski dinlerin çoğu yalan ve uydurma haberlerini İslamî muhitlere yaymayı zevkli bir görev bilen Ka’bu’l-Ahbâr ve benzeri kişilere dayanır” tarzında cidden iftira sayılabilecek cüretkâr sözler etmiştir...

Kitabın 66. sahifesinde: “Hz. İbrahim’in ara sıra Mekke civarında bulunan oğlu İsmail’i ve onun hanesini ziyaret etmesi, gelinleriyle muhatap olması ve bu arada sözü edilen “eşik değiştirme” ile ilgili olarak rivayet edilenler de iddiaya göre (herhalde Reşid Rıza ve Ebu Reyye gibi adamların ve oryantalistlerin iddiasına göre) İsrailî haberlerdendir. İbn-i Abbas’a ait ve hayli uzun olan rivayetin çok az bir kısmı merfu’, geri kalanı ise mevkûftur. Mevkûf olan haberin bazısının “garip” olduğu ve İbn-i Abbas’ca Ehl-i Kitaptan rivâyet edildiği söylenir.” deniliyor.

Konuyla ilgili hadis, Buhari’nin Sahih’inde, Ahmed İbn-i Hanbel’in Müsned’inde ve İbn-i Kesir’in el-Bidâyesi’nde mevcut iken İsrailî haberlerdendir diye redde kalkışmak cidden büyük bir cürettir. Zira hadisler merfu, mevkûf, veya garip olsunlar, haklarında, “İsrailîdir!” damgası vurulup hemen reddedilemez! Haberlerin ehl-i kitaptan rivayet edilmesi de, İslamî şeriata ters düşmediği sürece, sakıncalı değildir. Eğer öyle olsaydı Resûlullah (s.a.v.) İsrailoğullarına dair ibretâmiz kıssaları nakletmez, onun sahabeleri de böyle bir işle meşgul olmazlardı. İbn-i Abbas’ın (Camiu’s-Sahih gibi, ümmetin, içinde hiç bir mevzû haber olmadığı hususunda görüş birliği ettiği bir kitaptaki) nakline dil uzatmaya kalkışmak ve sanki İslâm’ı bu büyük sahabeden daha fazla korumaya çalışıyor görüntüsüne bürünmek garip ve çirkindir.

Konuyla ilgili olarak M. Ebu Şehbe’nin benzer iddiaları tekrarlayan gazeteci Ebu Reyye’ye verdiği cevapları burada tekrarlamak yerinde olacaktır:

“Yazar, (Ebu Reyye) İsrailiyyât ile ilgili bahsinde Kâbu’l-Ahbar, Vehb b. Münebbih ve benzerlerinden yapılan bütün rivâyetlerin uydurma, bizim şeriatımızda bu rivâyeti destekleyen ve doğrulayan rivayetler olsa da tama­mının yanlış olduğunu belirtmektedir.

Bu hak ve vakıa ile bağdaşmayan aşırı bir hü­kümdür. Araştırmacı, muhakkik âlimlere göre Müslüman olan ehl-i kitaptan, sağlam ve doğru haberler nakledildiği gibi yalan ve batıl olan haberler de rivâ­yet edilmiştir, bazıları iki tarafa da hamledilebilir. İşte İmam İbn-i Teymiyye-ki, mükemmel olarak hadis ilmini, dinde fakihliği, sağlam tenkid ve iyi anlayışı birleştiren medresenin önderidir; Ehl-i kitaptan İslâm'a girenlerden gelen haberleri üç kısma ayırıyor:

Birincisi : Bizim elimizde doğruluğuna şehadet eden delillerle sahih olduğunu bildiğimiz haberler ki, bunlar doğrudur.

İkincisi: Elimizde ona muhalif olan delillerle ya­lan olduğunu bildiğimiz haberlerdir.

Üçüncüsü: Hakkında herhangi bir şey olmayan ne ondan ne de bundan olan haberler. Biz bu tür ha­berlere inanmadığımız gibi yalanlayamayız da, daha önce de geçtiği gibi başkalarına aktarmak caizdir. Bunların çoğunda dinî herhangi bir fayda yoktur. Talebesi İbn-i Kesir de Tefsirinde bunun aynısını söylemiştir.

Şimdi de büyük hafız İbn-i Hacer’in “Fethu’l- Ba­ri”de Buharî’nin Ebu Hureyre’den naklettiği şu ha­disin şerhinde neler söylediğini görelim: “Ehl-i kitap Tevrat’ı İbranice olarak okuyor ve Arapça ile Müslümanlara tefsir ediyorlardı. Resûlullah (s.a.s.) bunun üzerine şöyle dedi: “Ehl-i kitabı ne tasdik edin ne de yalanlayın. Biz, Allah’a, bize ve size indirilene iman ettik, bizim ve sizin ilahınız birdir deyin.” Yani doğ­ru olan bir şeyi yalanlayarak veya yalan olan bir şeyi tasdik etmek suretiyle zorluğa düşmemek için doğru ve yalan olması muhtemel olan haberleri (ne tasdik edin ne de yalanlayın) ancak bu tekzib etme yasağı İslâm şeriatına muhalif olan haberler hakkında de­ğildir. Aynı şekilde tasdik etme yasağı şeriata uygun olan haberler hakkında da değildir. İmam Şafii (r.a.) de buna işaret etmiştir. Böylece bütün İsrailî haberlerin tamamının sahih olduğu hükmünün yanlış ve hak­tan uzak olduğu, bütün rivayetlerin yalan ve batıl olduğu hükmünün de aşırı ve yanlış bir hüküm ol­duğu açıkça  ortaya çıkmıştır.

Yazarın takip ettiği bu metod bir çok hata do­ğurmuştur. Bu yolla şüphe duyulmayan bir çok ha­disi, İsrailiyat ve ehl-i kitap hurafelerinden saymış­tır. Halbuki zan ve tahminden başka bir delil yoktur. Hatta haksızlığı o dereceye vardı ki, hiçbir tarafın­dan batılın yanaşamadığı Allah'ın kitabı tarafından tasdik edilen bir çok rivâyeti dahi batıl saymıştır.” (M. Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası)

Kitabın aynı sahifesinde (66. sahife) müellif Aydemir, “Kabe’nin Hz. İbrahim’den önce yapıldığını ihtiva eden rivâyetlerin tamamı gayr-ı sahihtir ve İsrailiyattır” hükmünü de pervasız bir eda içinde vermektedir ki bunun ne kadar haksız bir hüküm olduğu Kabe Tarihi için yazılmış bütün eserlerde belirtilmiştir. Dileyenler, mesela, el-Ezrakî’nin “Kâbe ve Mekke Tarihi” adıyla Türkçeye de tercüme edilen eserine bakabilirler. Burada el-Ezrakî, meleklerin Kâbe’yi ilk defa inşası ve tavafın başlangıç keyfiyeti hakkında bilgiler verdikten sonra, Âdem aleyhisselâmın Kabe’yi inşasına dair rivayetleri ve Hz. İbrahim’e kadar geçen süre içinde Kabe’nin durumu hakkındaki açık bilgileri vermektedir.

Müelllif kitabının 109. sahifesinde Sâd Suresi’nin 44. ayetinde beyan edilen: “Ey Eyyub! Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminin bozma demiştik” ayetinin tefsiri sırasında burada kendisine 100 sopa vurulanın kim olduğunun bilinmediğini, müfessirlerin ekseriyetinin bu kimsenin Hz. Eyyub’un hanımı olduğunu söylediklerini bildirdikten sonra, “Rivâyetler genelde Eyyub’un hanımını suçlu gösteriyorlar. Bu, ne Kur’anda var, ne de hadislerde. Bütün rivayetler, hastalığı esnasında Eyyub’a sedece hanımının baktığını söyledikleri halde, bu eşine son derece bağlı, saliha ve çilekeş olan kadını sonunda 100 sopa yemeye mahkum ediyorlar ki, bu akıl ve izana sığmaz. Neden bir başkası değil de bu cefakâr hanım dayak yesin? Sonra bu 100 sopanın sebebi olarak söylenen şeyler birbirine zıttır ve hepsi de aslı olmayan merviyyat cinsindendir” diyor.

Burada müellifin nasıl bir mugalata yaptığı, konuyu nasıl çarpıttığı açıkca görülüyor. Sanki müfessirler Hz. Eyyub’un hanımına 100 sopa vurdurmaktan çok memnun olmuşlardır da müellif onların önüne atlayıp, “yapmayın, etmeyin, insaf edin!” diye bağırmaktadır. Sanki âyet-i kerimede 100 sopa vurulması emredilmiş gibi! Oysa cenab-ı Allah Eyyub aleyhisselamın eline bir demet sap alıp onunla vurmasını, böylece hem karşısındakine hiç bir zarar ve eziyet vermemiş olacağını, hem de yeminini yerine getireceğini söylüyor. Bu, sadece, yüce Allah’ın Eyyub aleyhisselama ve hanımına bir ikram ve ihsanıdır, o kadar! Nitekim Hasan-ı Basrî’den gelen bir rivayete göre, Eyyub aleyhisselam hastalığında karısı tarafından ihmal edilince ona: “Eğer Allah beni bu hastalıktan kurtarırsa, sana yüz değnek vururum! diye yemin etmişti. Hastalıktan iyi olunca Cenab-ı Hak bu yemininden bir kurtuluş yolu gösterdi. Ve: Ey Eyyub! Eline yüz daldan destelenmiş bir demet al da onunla karına vur, ve yemininde hânis olma!” buyurdu. Şer’î bir mahlas olan bu ruhsat, yeminlerde, hadlarda Eyyub ruhsatı diye anılıp baki kalmıştır.” (Tecrid Tercümesi, c. 9, s. 142)

 Bütün müfessirler gibi Elmalılı Hamdi Yazır’da tefsirinde: “Deniliyor ki, bir hadise dolayısıyla eşine yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Böylece bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği kendisine ruhsat olarak gösterilmiş, şer’î ceza ve yeminlerde bu, ‘Eyyub’un ruhsatı’ adıyla baki kalmıştır.” demektedir.

Müellif Aydemir, kitabının 121. sahifesinde Buhârî’nin Sahih’inde geçen ve Hz. Musa’nın Hz. Şuayb yanında kaç yıl hizmet ettiğine dair olan hadise itimat edilmeyeceğini söylemekte ve “İbn-i Mace’nin Sünen’i ve diğer bazı eserlerde yer alan habere göre de Hz. Peygamber, Hz. Musa’nın 8 veya 10 yıl, karın tokluğuna ve iffeti pahasına hizmet verdiğini ifade buyurmuştur” dedikten sonra: “Haberlerin sıhhati üzerinde yapılan araştırmalar, bunlara fazlaca itimadın caiz olmadığı noktasında düğümlenmektedir” hükmünü vermektedir.

Görüldüğü gibi müellif açıkca, Buhari’nin, Müslim’in, yahut İslâm dünyasınca sahih oldukları kabul edilmiş diğer muteber hadis kaynaklarının güvenilir olmadığını ima ederek hadis-i şeriflere dil uzatmaya kalkışıyor. Kendi mantığına uymadığı için sahabeye soru bile sordurmak istemiyor. Efendimizin Hz. Musa’nın kaç yıl hizmet ettiğini Cebrail aleyhisselâma sormasını ve onun da “En uzun müddet (on yıl) yaşlı zatın hizmetinde bulunmak suretiyle anlaşmayı en mükemmel tarzda yerine getirdi” karşılığını verdiğini umursamıyor. Bütün bunlar bize göre çarpık ve garip bir mantığın sonuçlarıdır. Oryantalist bakış açısını gösterir. Zaten müsteşrikler de müellifin söylediklerinden farklı bir şey söylemiyorlar!

Müellif Aydemir, sözü edilen kitabının 206. sahifesinde Hz. Süleyman’la ilgili olarak Taberî’nin “kavi bir isnatla” Nesaî tarafından tahriç edildiği gerekçesiyle taraftar olduğu bir hadise de itibar edilmeyeceğini söyledikten sonra, “zira bu gibi konularda senedin kuvvetli olması yeterli değildir. Hadisin muhtevasını da düşünmek gerekir” demektedir. Üstelik o, “İmam-ı Müslim’in Sahih’inde bulunan ve Abdullah İbn Amr’dan mervi olan bir hadiste, denizlerde hapsedilmiş ve Süleymanca bağlanmış bir takım şeytanların mevcudiyetinden bahsedilmiştir ki, bu hadisin İsrailî bir haber olduğu kuvvetle tahmin edilmektedir. Sonuç olarak söylemek gerekirse, Hz. Süleyman’ın ne gaye ile olursa olsun, bir veya müteaddit şeytanları bağladığı ve onları deryaya hapsettiği yolundaki haberler -Müslim’in Sahih’inde yer alan bir hadise rağmen-asılsızdır, kabule şayan değildir.” demektedir. İnsan kendi kafasına yatmadığı için hadislere sahih değildir damgasını vurabilir mi? Zanla böyle bir karar verilebilir mi? Zan, ilim midir?

Bu konu daha önce de tartışılmış, Ebu Reyye de benzer şeyleri yazıp söylediği için Muhammed Ebû Şehbe ona cevap vermiştir. Ebu Şehbe, Müslim’deki rivayetin Abdullah b. Amr ile biten mevkuf bir haber olduğunu bildirdikten sonra, “şu kadar var ki, bu hadis cin alemine inanan kimse için pek bir problem teşkil etmez, akla aykırı bir şey de yoktur.” demektedir. O, bununla Ebu Reyye’nin neredeyse cinlerin varlığına inanmayacak kadar işi ileri götürdüğünü söylemek istemiştir. Bu ise, hakikaten önemli bir ithamdır. Zira cinlerin varlığına inanmayan kimse küfre saplanmış olur...

Yazımızı yüce Allah’ın, her şeyin doğrusunu bulmakta bize yardımcı olması duasıyla bitirelim.

Kategori: 

Yorumlar

"Yazımızı yüce Allah’ın, her şeyin doğrusunu bulmakta bize yardımcı olması duasıyla..." diyorsun. Zaten Allah her şeyin doğrusunu Kur'an'da bildirmiş ama bakan yok.
Şu rivayetlerden kurtulup Kur'an'a gelinse olmaz mı! Şu şunu demiş, bu bunu demiş. Ne yapalım yani. Biz askere başladığımızda, diyorlardı ki; askerlik kısalıyormuş, kimden duydun? Bir askerin yukarlarda tanıdığı varmış. Askerlik gittiğimiz zamanki süresinde bitti ama halen kısalıyordu. Merak ediyorum, Sayın Efe’ye Kur’an yetiyor mu ve onun için ne ifade eder?
Ahmet Bey.! Kaynaklar şöyle diyor: Kab el Ahbar İsrailiyat’ı, Yahudi uydurmalarını dinimize en çok sokan kişidir. Peygamberimiz’in vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ve ya Hz. Ömer dönemlerinden birinde İslam’a girdiği söylenir. İsrailiyat hakkındaki bilgisi ve bitmek tükenmek bilmeyen hikayeleri, onu, devrinde ilgi odağı haline gelmiştir. Peygambere iftira ederek söylenen hadislerin birinde “İsrailoğllarından hadis naklinde bulunan, bunda zarar yoktur” denir. Bu hadisi, Abdullah bin Amr’ın naklettiği söylenir.” Tirmizi, Ebu Davud, Buhari bu hadise yer vermiştir. Ebu Hureyre’ye karşı çıkan Hz. Ömer aynı tavrı Kab el Ahbar’a karşı da göstermiş ve onu sürgünle tehdit etmiştir. Hz. Ömer’in öldürülmesine kadar fikriyatını yaymakta güçlük çeken Kab, Hz. Ömer’in vefatıyla kısmen ferahlamıştır. Kab’ın tüm bu hareketlerini anlatan Mahmud Ebu Reyye, Kab’ın Hz. Ömer’in öldürülmesinde parmağı olduğunu söyleyerek şu izahı yapar: “Hz. Ömer’in bu dahi Yahudi’yi akıllıca ve ısrarlı bir şekilde izlemesi ve ilerde de göreceğimiz üzere bir takım çirkin emellerinin farkına varmasına rağmen, sonunda o dehasının gücüyle Hz. Ömer’in uyanık ve iyi niyetli oluşuna galebe çalmış, gizli ve açık tuzağını kurmaya devam etmiştir.” ( ) Uydurulan Din ve Kuran’daki Din, İstanbul Kuran Araştırmaları Grubu, Gözden Geçirilmiş 20. Baskı, İstanbul Yayın Evi 2011 s.142
Değerli Hamdi Kalyoncu ağabey! Kaynaklara (!) göre Ka’b b. El-Ahbar’ın, İsrailiyyat uydurmalarını dinimize soktuğunu söylüyorsunuz. Hangi kaynaklardır bunlar?! Tirmizi, Ebu Davud ve Buharî’nin, sahabelerden Abdullah İbn-i Amr’dan naklettiği hadisin Peygambere iftira olduğunu; hangi sebeple, kim, hangi kaynakta haber veriyor?! Hz. Ömer ne zaman Hz. Ebu Hureyre’yi yalancılıkla suçlamış? Sahabeler, Allah’ın Resulü ve Kur’an nakli hususunda yalan beyanda bulunmuşlar mıdır?! Hz. Ömer’in bu suçlamayı yaptığını söyleyen kimdir ve onun kaynağı nedir?! Biz bütün bu saçma iftiraları (daha önceki üstadlarının ve oryantalist bilginlerden Dozi, Goldziher, Caetani, Buhl gibi adamların izini takip ederek) sıralayan Mısırlı gazeteci Ebu Reyye’yi kaynak kişi (!) ve eserlerini kaynak (!) olarak nasıl görürüz?! Demek ki, biz sahabeyi, onların kavillerini, hadisleri toplayan Buhari, Müslim, Ebu Davud gibi muhaddisleri, konunun asıl uzmanı bilginleri yok sayacak ve attığı bütün iftiralar teker teker cevaplandırılmış olan Ebu Reyye ve çömezlerine tabi olacağız, öyle mi? Biz şimdi (mesela Türk medyasının) Elifi görse mertek sanan fasık gazetecilerinin İslâm hakkındaki sözlerine nasıl itibar ederiz ? Nasıl olur da tek taraflı okumalarla hükümler veririz? Bu tür adamların cinayetleri için haklarında yazılmış reddiyeleri de okumamız daha doğru değil midir? (Mesela Türkçeye de tercüme edilmiş olan, Muhammed Ebu Şehbe’nin, “Hadis Müdafaası” adlı kitabına, İbn-i Kuteybe’nin “Te’vil-i Muhtelifu’l Hadis” isimli eserine, yahut Aynî ve İbn-i Hacer’in Buhari şerhlerine göz gezdirmemeli miyiz?) Değerli ağabey! Hadis-i Şeriflerin çala kalem reddi insanları (Allah korusun) Kur’anı inkara kadar götürür. Hadis çok önemli ve büyük bir ilimdir. Te’vil’i, telfik’i, nasih’i, mensuh’u, ahad’i, hasen’i, mürsel’i, sahih’i, mevzu’u vardır. İstanbul Kur’an Araştırmaları Grubunu kimler çalıştırıyor?! (Sitelerine baktım ama hiçbir isim göremedim!) Sonra bu adamların yazıp çizdikleri mutlak doğrular mıdır?! Niçin onların yazdıklarını doğru kabul edeceğiz de sahabeleri, muhaddisleri, diğer İslâm alimlerini redde kalkışacağız?! Bu, mantıklı bir bakış açısı mıdır? Yoksa Müslümanlar arasına tefrika sokmak için suret-i haktan görünenlerin projeleriyle mi karşı karşıyayız? Değerli ağabey, Son yazınızda “Ben şimdiye kadar bir çok kurum ve kuruluşlara yaptığım yardımlardan dolayı Allah’a tevbe ediyorum. Niyetim halisti, ama onlar yaptığım yardımlarla İslâm’a zarar verdiler” diyorsunuz... Bir kardeşiniz olarak benzer pişmanlıklara düşmemenizi diliyorum. Allah’a emanet olunuz.

Kayıt olmadan da yorum yazabilirsiniz...