KİM AKİF?

78 YIL önce aramızdan ayrılan büyük usta Mehmet Akif Ersoy hakkında bugüne pek çok insan, düşünür, araştırmacı, siyasetçi çeşitli sözler söylemişler, fikirler ve görüşler serdetmişledir.
19 Aralık, 2014 - 10:31 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A

Onunla ilgili söylenen ve yazılanların ekseriyeti olumlu ve onu övücü olmakla birlikte az da onun aleyhinde görüşler ve yazılar da vardır. Kanaatim odur ki; büyük şairin yaptıkları, yaşamı, fikirleri, düşünceleri oldukça önemle olmakla birlikte, bugün için bize bıraktığı en ciddi, en yaşamsal öneme sahip mesajları Kuran ile ilgili doğru ve gerçekçi tespitleri ve görüşleridir.

Bilindiği üzere Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kuran’ın Türkçeye tercüme edilmesine karar verir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni toplar ve Kuran’ın Türkçeye tercüme edilmesi görevini Mehmet Akif Ersoy’a, Kuran’ın Türkçeye tefsir edilmesi görevini de Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a verilmesine ilişkin karar çıkartılır. Kararda bu görevlendirme nedeniyle adı geçen yazarlar adına yeteri kadar para tahsis edilir, ödenek verilir. Yazdığı ‘Hak Dini Kuran Dili’ adlı tefsirinin önsözünde Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kuran’ın Türkçe veya başka bir yabancı dile çevrilemeyeceğini düşündüğü ve bu şekilde inandığı için TBMM’nin kendisine tevdi ettiği bu işi önce yapmak istemediğini, değişik gerekçeler ileri sürerek buna karşı çıktığını, ancak gelen baskılar üzerine gönülsüz de olsa verilen görevi kabul etmek zorunda kaldığını uzun uzun anlatır. Akif ise hiç tereddüt etmeden Kuran’ı tercüme etme işini kabul ederek çalışmaya başlar. Tercümeyi tamamlayınca TBMM’na teslim etmek yerine Mısır’daki El Ezher Üniversitesi profesörlerinin görüşlerini almaya karar verir ve Mısır’a gider. Akif’in Mısır’a gitme kararının arkasında kendi bireysel düşünceleri ve endişeleri mi vardı, yoksa çevresindeki bazı insanların tavsiyeleri, etkileri ve yönlendirmeleri mi vardı, bunu tam olarak bilemiyoruz. Peki, Mısır’da ne oldu? Akif’in elindeki Türkçe Kuran mealini gören adamlar telaşa kapıldılar! ‘Biz bunu bir inceleyelim! Kararımızı sonra sana bildiririz’ diyerek meali onun elinden aldılar. Aralarında İngiliz ajanlarının da bulunduğu El Ezher Üniversitesi profesörleri, alelacele toplanarak şu kararı verdiler: “Kuran’ın Türkçe dahil Arapçadan başka hiçbir dile çevrilmesi zinhar haramdır!” Akif’in itina ile hazırladığı Türkçe Kuran mealini de yakıp yok ettiler. Yazarı ise senelerdir göz hapsinde tuttular ve Türkiye’ye göndermediler. Ha, bu arada yazar TBMM’den aldığı parayı aynen iade etti ve bu işten affını istedi. Sanırım Mısır’a gitmesi şairin en büyük hatası idi. Akif son derce dürüst, saf ve samimi bir insandı. Ancak ilm-i siyaseti iyi bilmezdi. Olsun… Hepimizin hataları ve yeterli olmayan yönleri vardır. Bunlar Akif’i küçültmez. Bu olayı anlatmakta maksadımız, tarihten ders almaktır.

Milli şairimizin büyüklüğünü bizim anlatmaya gücümüz yetmez.

Onu anlamak, ne denli büyük bir insan olduğunu görmek için yazdıklarına bakmak yeter:

…..

“Direkt olarak Kuran'dan alarak ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı!..

Kaç hakiki müslüman gördümse hepsi makberdedir (mezardadır),

Bilmem ama müslümanlık galiba göklerdedir.

Çin'de, Mançurya'da din bir görenek, başka değil.

Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil.

Acaba ilerleme isteği ne demek onlarca?

“Böyle gördük dedemizden” sesi milyonlarca

Kafadan aynı hiddetle, bakarsın, çıkıyor!

İdealler tahtını bu ses ta temelinden yıkıyor.

Görenek hem yalnız Çin'de mi salgın? Nerde!

Hep uğramıştır İslam alemi o çaresiz derde.

Getirin Uzak Batı'daki müslümanı;

Bir de Çin Seddi'nin altında uzanmış yatanı;

Dinleyin her birinin ruhunu: Mutlak gelecek,

“Böyle gördük dedemizden” sesi titrek titrek!

“Böyle gördük dedemizden” sözü dince reddedilmiştir;

Buna rağmen neden uygulama alanı sınırsızdır?

Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet, bilseydim,

Mümkün değil, gösteremezdik böyle sersemlik.

“Böyle gördük dedemizden” diye diye

Çöküp giden bir sürü milletin durumu,

İbret olmaz bize her gün okuruz ezber de!

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?

Anlaşılan, yalanız söz tarafı önemli Kuran'ın;

Çünkü kimsenin umurunda değil anlamı o kitabın:

Ya açar Kuran'ı kerim'in bakarız yaprağına;

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

Aynı milletin altında tutan İslam'ı,

Temelinden yıkacak deprem ırkçılıktır.

Girmeden ayrılık bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

Geleceği karanlık görerek azmi bırakmak...

Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.

Dünyada inanmam, hani, görsem de gözümle;

İmanı olan kimse gebermez bu ölümle.

Ey canlı cenaze! “İki el bir baş içindir”

Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

Duygu yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Geleceği karanlık görmekle apıştın!

Esbabı elinden atarak ümitsizliğe yapıştın!

Karşında ışık yoksa, sağından, ya solundan,

Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.

Tuttuğun yollar hiç bitmeyecekmiş gibi olsa da;

Yola devam et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın!

Azim sahibi insan için neymiş uzak, neymiş yakın?

Hangi güçlüktür ki gayrete gelince kolaylaşmasın?

Hangi korkunç şey var ki insandan korkmasın?

İbret al gayret sahiplerinin bakıp eserlerine:

Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken azmine.

Sakinleştirip uyuşturan bir ses değil bu zaman zaman coşan gürültüler:

Akın akın yürümekte geleceğe bütün insanlar.

Bereketli insanlık nehrinin ahengine uymayan insanın,

Bir enginde kaybolup gitmemesi mümkün mü?

Amaçladığın yere varmazsın uyanmazsan eğer...

Var mı bak, yollarda hiç uyanık olanlardan eser?

İşte gelecek, en son varıp rahata kavuşacağın yer demektir;

Kervan kavimler, çöl geçmiş, tembellikte de yoldaki engeldir.

Durma, geçmiş bir korkulu dikenliktir;

Git ki, gelecek korkusuzdur, hem ne kutsal topraktır!

Çok sıkıntılara katlanmak gerekir, doğrudur...

Başıboş bir yolcuyu yollar ilk bakışta korkutur;

Korku, ama yine de azmi kuvvetlendirmek icab eder.

Kurtulursun, yükünü bağlayıp ilerlemişsen eğer.

Çünkü düşmüşsün Allah'ın takdiriyle hayat çölüne,

Gitmekten başka çare yok onun ta en son noktasına.

Madem ki düşmemek elinden gelmemiş ilkin senin,

Ölmeden olsun mu, ey miskin, bu çöller mezarın?

İntihar etmek değilse yolda durmak, gitmemek,

Gökyüzünden refref (binek) indirsin demektir bir melek!

Anlamam hiç miskinlikten sen ne beklersin daha?

Davran artık kervanın arkasından durma, koş!

Mahv olursun bir dakikan geçse hatta böyle boş.

İlerleyenler de yorgun, belki senden kuvvetsiz!

Belki değil, elbette öyledir! Sen ne etmişsin hayal?

Bir temaşa yeri olan yaratılmışlar dünyası şöyle bir gözden geçirilse,

Bulunmaz faaliyetten uzak bir zerre.

Gökteki ve yerdeki bütün varlıklar için

Kurtuluş yok sürekli çalışmaktan, ilerlemekten bugün.

Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!

Yaratılmışlar da bir şey mi? Boş durmuyor Yaradan bile:

Bak tecelli ediyor türlü türlü bin hadise ile.

Ey, bütün dünya ve dünyadakiler ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan!.

Varmak istediği bir hedefe doğru koşan adam,

Tutmuşsa başlangıçta eğer azmi sağlam,

Er geç bulacak çalışmayla gönlünün istediğini elbet.

Çünkü bu tecelliye ait olaylar dünyasına gerçekten

Allah'ın yardımı araştırmaya, araştırma da bu yardıma bağlıdır.

Amaç da azmin olmazsa olmaz şartıdır.

Amaç, azim ve araştırmayla birlikte bulunsun da,

Ne mümkün, Allah'ın yardımı ortaya çıkmasın sonra!

Bazen kimi yokluklar ümitsizliğe yol açar...

İnsan işte o zaman azmini artırmalıdır.

İNSAN

Haberdar olmamışsın kendi zatından da hala sen,

“Aşağılık bir varlığım” dersin ey insan, fakat bilsen...

Senin mahiyetin hatta meleklerden de yüksektir;

Alemler sende saklıdır, cihanlar sende toplanmıştır:

Yerlerden, göklerden taşarken Allah'ın bereketi;

Olur kalbin Allah'ın ışık ışık tecelli ettiği yer.

Cismin küçüktür ama Allah'ın sanatının zirvesisin;

Bu itibarla sonu gelmez, bitmez tükenmez bir varlıksın!

Güzellikler yaratan Kudret'in şiirinin en güzel beyti olmuşsun;

Yarattığını en iyi bilen Allah'ın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.

Esirindir tabiat, hükmeden ellerindedir eşya;

Senin hükümlerine boyun eğmiştir, sana mahkumdur dünya.

Bulutlardan yıldırımlar avlar enerjik irfanın;

Yerin altında madenler bulur eleyip ayıran kavrayışın.

Denizler döşeğindir, dalgalar naz beşiğin;

Dağlar bir şey mi, gökleri ölçmektedir açılan kanatların?

Hava, hükmünü ileten öyle bir vasıtadır ki, bir anda

Sesine yoldaş olur alemin her tarafında.

Duramaz gayretli çalışman önünde engeller, eziyetler;

Sen azmin savaş alanına girdiğinde kaçacak yer arar hücum edenler.

Karanlıklarda gezsen, hikmetli düşüncen meş'alen olur,

Ki her parlayışı sonsuzluğun sönmeyen ışığıdır.

Susuz çöllerde kalsan, kılavuzun çalışmanın verdiği ilhamdır,

Ki her adımda gölgelik vahalar gösterir.

Ne zindanlar olur engel, ne idam sehpaları, ne sürgünler...

Yürürsün yolunu kesse de hatta demirden eller.

Basit bir tedbirinle diktatörlüğün burçlarını yerle bir edersin;

Ezeldeki hükmü sağlam kılmak için sanki göklerden indirilmişsin!

Araştırmaktan usanmazsın, bir yükseklikten başka yüksekliğe,

Çıktıkça, atılsam şimdi dersin başka bir geleceğe.

Senin en şanlı günlerinde, en mutlu halinde,

Daha uzak bir gelecek vardır hep hayalinde.

O gelecek içindir şevkin, vicdanındaki sevgili odur,

Ruhun o kutsal neşenin durup dinlenmek bilmez aşıkıdır.

O şevkin zorlamasıyla sürekli seyran eylemen kaçınılmazdır;

İlerleme meyli artık yaratılışında varlığın yayılan bir ruh olmuştur.

Yaratılışın bütün sırlarını bilmek istersin,

Bu hiçlerden ibaret gayb (bilinmeyen) aleminden kurtulmak istersin!

Sonun, başlangıcın, bugünün ki üç müthiş bilmecedir...

Durur karşında gelecek devirler gibi hep hazır.

Koşarsın bunları anlamak sevdasıyla durmaksızın,

Hakikatin kokusunu az da olsa almadan oturmazsın.

Sırlar karanlık bir perdeyle örtülmüş olsun isterse...

Düşürmez uğradığın mahrumiyet gecesi ruhunu ümitsizliğe:

Emel meş'alen, bir kılavuz da yoldaşın olmuşken,

Çekinmezsin karanlıkların içine dalıp girmekten.

Bir gün gelip ortaya çıksa yaratılmışların mahiyeti,

Araştırmayı bırakır, bir an bile durur musun? Hayır!

Bu sefer de yaratıcının mahiyeti, o en heybetli mahiyet,

Huzurunu ateşe verecek ve sen durmadan koşacaksın artık!

Durmak yok senin için, sürekli bir ilerleyişe tabisin...

Ne çünkü bugüne razısın, ne gelecekle yetinirsin!

Dururken böyle sonsuz bir ilerleme alanı karşısında;

Tutup da nasıl “Ben küçük bir varlığım” dersin ya!

Meleklerden büyük, hem çok büyük övgüyle şereflenmişsin!

Allah'ın büyük görevler yüklediği varlıksın, yüksek bir cevhersin!

Hayatın bin ağır yükü eksik olmazken sırtından;

Ölümler, korkular saldırırken hepsi bir yandan;

Büyük sıkıntılara göğüs germekte inanılmaz bir dayanılıklıkla,

Yolundan kalmayıp sürekli gidersin... Hem ne süratle!

Senin yaratılışın yüce bir kopyası olduğunu elbet,

Tecelli etti artık; dur, düşün öyleyse bir karar ver:

Nasıl olmak gerektir şimdi yapacağın şeyler ki, dengin

Hayvanlar olmasın, değerin meleklerden yükseksin?

Aslında insanın insanlığı ruha bağlıdır,

Ancak o, daima cisminin hizmetindedir.

Ruhunu yükseltmeye de sıra geldiyse eğer,

Belki anlardı hayatının amacı nedir.

Bir anladığım varsa şudur: Alemlerin Yaratıcısı,

Yaratılış anlaşılmaz bir düğüm olarak kalsın diye

İnsanları hayatın ihtiyaçlarına daldırmakta;

Zihinleri bütün bütün başka yönlere çevirmekte.

Bir yanda ömrün şimşek gibi geçip gitmesi,

Bir yanda yaşamanın hadsiz hesapsız ihtiyaçları,

Göstermede dünyaya, nedir Yaradan'ın maksadı...

“Kimden kime şikayet edelim biz de şaşırdık!”

Varmak istediği bir hedefe doğru koşan adam,

Tutmuşsa başlangıçta eğer azmini sağlam,

Er geç bulacak çalışmayla gönlünün istediğini elbet.

Çünkü bu tecelliye ait olaylar dünyasında gerçekten

Allah'ın yardımı araştırmaya, araştırma da bu yardıma bağlıdır.

Amaç da azmin olmazsa olmaz şartıdır.

Amaç, azim ve araştırmayla birlikte bulunsun da,

Ne mümkün, Allah'ın yardımı ortaya çıkmasın sonra!

Bazen kimi yokluklar ümitsizliğe yol açar...

İnsan işte o zaman azmini artırmalıdır.

Ümitsizliğe sonu yoktur, ona bir kere düşersen,

Hüsrana düşersin; kurtulamazsın bundan!

Haberdar olmamışsın kendi zatından da hala sen,

“Aşağılık bir varlığım” dersin ey insan, fakat bilsen...

Senin mahiyetin hatta meleklerden de yüksektir;

Alemler sende saklıdır, cihanlar sende toplanmıştır:

Yerlerden, göklerden taşarken Allah'ın bereketi;

Olur kalbin Allah'ın ışık ışık tecelli ettiği yer.

Cismin küçüktür ama Allah'ın sanatının zirvesisin;

Bu itibarla sonu gelmez, bitmez tükenmez bir varlıksın!

Güzellikler yaratan Kudret'in şiirinin en güzel beyti olmuşsun;

Yarattığını en iyi bilen Allah'ın bir anlaşılmaz sırrı olmuşsun.

Esirindir tabiat, hükmeden ellerindedir eşya,

Senin hükümlerine boyun eğmiştir, sana mahkumdur dünya.

Bulutlardan yıldırımlar avlar enerjik irfanın;

Yerin altında madenler bulur eleyip ayıran kavrayışın.

Denizler döşeğindir, dalgalar naz beşiğin;

Dağlar bir şey mi, gökleri ölçmektedir açılan kanatların!

Hava, hükmünü ileten öyle bir vasıtadır ki, bir anda

Sesine yoldaş olur alemin her tarafında.

Durmaz gayretli çalışman önünde engeller, eziyetler;

Sen azmin savaş alanına girdiğinde kaçacak yer arar hücum edenler,

Karanlıklarda gezsen, hikmetli düşüncen meş'alen olur,

Ki her parlayışı sonsuzluğun sönmeyen ışığıdır.

“İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri işler yüzünden bizi helak eder misin, Allah'ım?” (Araf, 155)

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?

Mahşere mi kaldı yoksa çaresiz insanların kurtulması!

Nur istiyoruz... Sen bize yangın gönderiyorsun!

“Yandık” diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!

“Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9)

Olmaz ya... Tabii... Biri insan, biri hayvan!

Öyleyse, “cehalet” denilen yüz karasından,

Baştan başa millet kurtulmaya azmetmeli.

Yoksa bu son felaket dersi yeterli değil mi?

Son felaket dersi neye mal oldu? Düşünsene:

Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!

“Son felaket dersi” ne demektir? Şu demektir:

Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir.

Çünkü, yeni bir darbeye artık dayanılmaz;

Çünkü, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz

Coşkun, koca bir sel gibi, daima, insanlık,

Geleceğe doğru koşmakta gitgide hızlanarak.

Dağlar, uçurumlar ona yol vermemek ister...

Fakat o, ne yüksek, ne de alçak demez örter!

Kavimler o büyük nehre katılmış birer ırmak...

Elbet katılır... Hangisi ister geri kalmak!

Bizler ki bu korkunç, bu büyük akıntıyla

Uğraşmadayız... Bak, ne kadar çılgın, anla!

Uğraş bakalım, yoksa işin, hey gidi şaşkın!

Kurşun gibi süratli, denizler gibi taşkın,

Bir çağlayanın ürkütücü kaynağına doğru.

Yüzerek tırmanmaya benzer, başka değil bu!

Ey başıboş damlacık, bu coşkunluğun, bu taşkınlığın

Ahengine uymazsan, emin ol, boğulursun!

Yıllarca, asırlarca süren uykudan artık,

Silkin de: Çevrendeki karanlıkları yak, yık!

Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!

Eyvah! Bu alçalmaya sensin yine sebep...

Ey cehalet hastalığı, sana yakalanmakla bu millet.

Bir hale getirdin ki: Ne din kaldı ne namus!

Ey İslamın göğsüne çöken kapkara kabus,

Ey gerçek düşman, seni öldürmeli evvel:

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!

Ey millet uyan! Cehaletine kurban gidiyorsun!

İslamı da “batsın” diye tutmuş, çekiyorsun!

Allah'tan utan! Bari bırak dini elinden...

Gir leş gibi topraklara kendin, gireceksen!

Fakat, ne mümkün bizleri Allah ile yola getirmek?

Allah'tan utanmak da ilimle olur... Heyhat.

….

Demek ki kurtuluruz biz bugün olarsak adam...

Onun da çaresi elbirliğiyle gayrettir...

Çalışmanın o kadar bereketi var ki: Hayrettir!

Yenilginin sonu ölmek değildir elbette.

Başkaları da bu gibi durumlara düşmüştü daha önce.

Fakat bugün yaşıyorlar, hem eskisinden iyi…”

 

ÖZSÖZ:

YIKTIN DA DİN-İ MÜBİNİ (APAÇIK DİNİ) YERİNE BAŞKA DİN KURDUN

NEBİYE ATFEN BİNLERCE HERZE UYDURDUN…

(Mehmet Akif Ersoy) (#)

19.12.2013

CUMA ALİ YÜREKLİ

-------------------------

(#) Güncelliğini hiç yitirmeyen 2013 Aralık ayında yayınlanan bu yazıyı tekrar okurlarımın takdirlerine sunmaktan büyük huzur duyouğumu ifade ediyorum.)

Kategori: