NEYİ BİLMEDİĞİNİ BİLMEK…

18 Mayıs, 2015 - 17:03 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A

 

NEYİ BİLMEDİĞİNİ BİLMEK…

Düşünce tarihimiz üzerine okuma yapanlar göreceklerdir ki Türk tarihinde ihtilal ve darbe dönemleri sadece siyasetin ve ekonominin değil düşüncenin de yeniden dizayn edildiği, yeni düşünüş ve vaziyet alış biçimlerinin hukuki meşruiyete kavuşturulduğu konjonktürel süreçler olmuştur... Bu süreçlerde devlet elindeki enformasyon aparatlarını kullanarak eskisine hiç benzemeyen dini, siyasi, ekonomik alanda yeni kanaat önderlerini piyasaya sürmüş bu insanların düşünce ve vaziyet alış biçimlerini yazılı ve görsel medya araçları üzerinden meşrulaştırmıştır.  Bu süreçlerden birisinin tarihimize “28 Şubat Postmodern Darbesi” olarak geçtiğini biliyoruz. Bu ayki yazımda bu postmodern darbe üzerinden enformasyon araçları yoluyla bize tembihlenen ve bugün hatırı sayılır birçokluğa ulaşan özellikle  “post-modern bilgi” ve  “post-modern entelektüel düşünüş ve davranış biçimi “ üzerinde durmak istiyorum.

28 Şubat Darbesinin; Batıda 1945’lerde başlayan, ancak ABD üzerinden küresel düzeyde 1970’li yıllardan itibaren entelektüel literatüre giren yeni bir düşünce, inanış, davranış, iktidar ve ahlak tarzının yani postmodern düşüncenin Türkiye’de hayatın tek gerçeği haline gelmesini kolaylaştırdığını söylemeliyiz.

Postmodernite bir düşünce ve aksiyon biçimi olarak bizim ürettiğimiz bir paradigma değildir. Bizim tarihi geleneksel düşünce ve vaziyet alış biçimlerimizle de bir ilgisi yoktur. Biz bu sürece her zaman olduğu gibi bir ihtilal sonucunda dâhil olduk. Hem de adını Postmodern darbe diye resmen tarihi kayıt altına aldığımız bir süreçle. P.M.Rosenau’nun belirttiği gibi Postmodern yönelim Kuzey Amerika’da doğan bir şey de değil, Kuzey Amerika’nın Kıta Avrupa’sından evlat edindiği ağırlıklı olarak Fransız ve Alman kökenli bir düşünce ve aksiyon biçimidir. Bugün akademik dünyada çokça konuşulan ve analiz edilmeye çalışılan bu düşüncenin esin kaynağı ise bilindiği gibi Alman filozoflarından özellikle Nietzsche ve Heidegger olması da dikkat çekicidir ve üzerinde ayrıca durulmalıdır. Ancak bu düşünce biçimini uluslararası boyutta bir yaşam ve anlayış tarzı olarak sunan politik ve ekonomik gücün Amerikan dış politikası olduğunu özellikle belirtmeliyiz. Post-modernitenin bizim kültür ve düşünce dünyamızda meydana getirdiği tahribat ve yozlaşma henüz yeteri kadar araştırılmamıştır. Bu yüzden de bu düşünüş, inanış, vaziyet alış biçiminin bizde de akademik düzeyde entelektüel bir ilgiyi hak ettiğine ve araştırılması gerektiğine inanıyorum. Hatta biraz daha ileri gidiyorum Türkiye’de ve Ortadoğu’da meydana gelen değişim ve dönüşümleri postmodern düşünce biçimi bilinmeden anlayamayacağımızı iddia ediyorum. Şimdi konuyu biraz daha açarak kısaca Postmodern düşüncenin entelektüel temelleri üzerinde durmaya çalışalım. Postmodernite üzerinde otorite sayılan batılı düşünürlerin ortak kanaatleri bu düşünce biçiminin "Büyük Anlatı" diye isimlendirilen büyük dinlerin, büyük felsefelerin, büyük kültür ve ahlak sistemlerinin reddedilmesini temel aldığını, yeni bir inanış, bundan dolayı da yeni bir bilgilenme ve entelektüalist düşünce ve davranış tipi olduğunu söylemeleridir.

Örnek verecek olursak post-modern düşünürlerden Lyotard; Post-modernizmi kısaca “Meta anlatılara yönelik inanılmazlık” olarak tanımlar. Bu hüküm cümlesi aşağı yukarı şimdiye kadar post-modernizm ve post-modernite üzerine yazılmış entelektüel çabaların da ana fikridir diyebiliriz. Bize göre de post-modern dünya görüşü temel olarak bu hüküm cümlesine dayanmakta, diğer bütün vaziyet alış biçimlerini bu hüküm cümlesinden türetmektedir. Şimdi bu hüküm cümlesinin konumuz bakımından dini ve felsefi olarak ne anlama geldiğini kısaca açıklamaya çalışalım. Buna göre Post-modernizm; büyük anlatılar adı altında sayabileceğimiz başta büyük dinler, büyük felsefeler, büyük gelenekler ya da büyük kültür sistemleri gibi bugünkü insanlık kültürünün yaratıcısı olan büyük stratejilere, bu stratejilerin kendilerince kabul edilmiş sahih bilgiyi edinme, koruma ve geliştirme metotlarına ve bu alanda geliştirdikleri otorite anlayışına sistem ve organizasyonlara, bunlardan üretilmiş, bireysel ve toplumsal pratiklere inanmamaktır. Bununla da kalmayıp, bizzat harekete geçerek bu saydıklarımızı, aynı zamanda oluşturulacak olan post-modern epistemik cemaatler yoluyla ortadan kaldırmanın ya da etkisiz hale getirmenin yol ve yöntemi olduğunu da iddia etmektedir.

Konuyu daha anlaşılır hale getirmemiz için Post-modernitenin reddettiği ve adeta varlığından tiksinti duyduğu “Geleneğin” büyük sistemler için ne anlama geldiğini kısaca açıklamaya çalışalım. Bilindiği gibi bütün inanç sistemleri sonradan bilim olarak kabul edilen kendilerini koruma sistemlerinden bağımsız olarak ortaya çıkarlar. Onlar bir topluluk için vazgeçilemez hale geldiklerinden itibaren artık kendilerini geleceğe sahih bir şekilde taşımanın yolu olarak bilimsel korumaya ihtiyaç duyarlar. Başka bir ifadeyle kendisini koruyacak bilimleri ve yöntemleri icat edememiş hiçbir inanç sistemi kurumsal hale gelemeyeceği gibi bir medeni anlayışın temeli, kurucu unsuru, ya da devam ettiricisi haline gelemez…

İnançlar üzerine bir çalışma yapıldığı zaman görülecektir ki her dini inanç ya da felsefi sistem inananlarına asla vazgeçemeyecekleri bağlayıcı yapılar/iman edilmesi gereken konular telkin ederler. Her bağlayıcı yapının en birinci özelliği ise nasıl icra edileceği belli olan ritüeller üzerinden sürekli kendisini tekrarlamasıdır. Bir inanç/iman sistemi kendisini devamlı tekrarlayarak zaman ve mekana karşı dayanaklı kılar. Onun içindir ki bu yapılar geleceğe gelişigüzel bir şekilde devredilemezler. İşte biz bu, özü itibariyle değişmeyen ve sürekli tekrarlanan temeller üzerinde yükselen bağlayıcı yapılara gelenek diyoruz. Gelenekler gelecek nesillere devredilebilir olan anlama ve yaşama biçimleridir. Böylece toplum ve tarih dediğimiz şey bu gelenekler yoluyla her defasında yeniden kurulur. Onun içindir ki gerek gelenek, gerekse tarih her zaman içinde var olacakları toplumsal bir zaman ve mekâna ihtiyaç duyarlar.

Tarihin her defasında yeniden kurulması ve medeni bir inşa haline gelebilmesi ancak özünde değişmeden yeni toplumsal gelişmeleri kapsamaya açık, birbirini tekrarlayan bağlayıcı yapılardan oluşan geleneklerin ve onlar üzerinden inşa edilmiş kurumsal sistemlerin varolmasına bağlıdır. Bu yüzden gelenek sadece geçmişi korumakla kalmaz, inşa ettiği devamlılıklarla bizim geleceği yeniden kurmamızı sağlayacak bilgi ve aksiyonun ipuçlarını da verir. İşte bu yapıları yani bizi hem sürekli olarak yenileyecek hem de geleceğe taşıyacak bu yapı ve tekrarları reddeden düşünce ve aksiyon biçimlerine Post-modern düşünce tarzı diyoruz...

Yani kısaca Post-modernizm İslam Dünyası için söyleyecek olursak yaklaşık on beş asırdır içinde yaşadığımız evreni açıklamak için geliştirdiğimiz bütün dini ve felsefi entelektüel geleneği terk etmemizi istiyor. Diğer bir deyişle sahih bilgi üzerine inşa olmuş bu geleneğin her birisi ilim olarak sağlam esaslara bağlanmış sahih bilgiyi korumayı amaç edinmiş yol ve yöntemlerini, bu dini ve felsefi geleneğin küresel çapta ayrıcalığı olarak bilinen realiteyi tanımlama tarzlarını reddetmemizi talep ediyor. Ve onun yerine kişisel gelişim teknolojilerinin tembihlediği “Deist” özellikler taşıyan, yani kendisini adeta yeryüzü tanrısı zanneden, P.Sorokin’in deyimiyle “kahraman insan" olmaya soyunmamızı istiyor.

Elbette yukarıda kısaca ortaya koymaya çalıştığımız Post-modern bir aktivitenin iddia ettiklerini hayata geçirebilmesi ve bilgiyi sil baştan kendi bildiğince yeniden inşa edebilmesi için geleneği oluşturan bilginin koruyucusu olan yol ve yöntemleri reddetmesi gerektiği açıktır. İşte bu anlayış bugün Türkiye’de Kur’an bildiği için kendisini fakih, Arapça bildiği için kendisini müfessir, hadis ya da kelam ilminde biraz mürekkep yaladı diye âlim zanneden tipleri doğurdu. Bu da yetmedi sosyoloji okuduğu için kendisini sosyolog, hukuk okuduğu için hukuk kaideleri vaz etmeyi kendisine bir hak olarak gören, mühendislik okuduğu için kendinde Mimar Sinan’a dil uzatma hakkı gören, daha doğrusu erdemli olmanın neyi bilmediğini bilmek olduğunu bilmeyen, bütün bunlardan dolayı da kendisini yeni bir gelenek icat edecek kadar bilgi sahibi gören entelektüel tiplerin ortaya çıkmasına sebep oldu.

Hatırlanacağı üzere 80’li yıllarda bunun ilk örneklerini Yaşar Nuri Öztürk vermiş sosyeteden bir grup bayanı karşısına alıp onlara karşılıklı sorularla İslamı öğretmekle işe başlamıştı. Daha sonra bu kişisel gelişim programları bütün medya organizasyonları tarafından büyük bir iştiyakla taklit edilmişti. Bu programlar sonucu ne Yaşar Nuri Hoca, ne de ondan sonra onu taklit edenler ne de ilahiyatçılar bu post-modern çabaların sonunda Arapça bilenin kendisini fakih zannedeceğini, Kur’an bilenin tefsir yazma cesaretini kendinde bulacağını tahmin edememişlerdi. Ya da fark etmişler ancak dindar bir toplum inşasına katkı sağlayacağı düşüncesiyle buna ses çıkarmamışlardı. Ama bugün, o gün yapılan bu post-modern programlar meyvesini vermiş, ilim konusunda kerameti kendinden menkul yığınla insan çevremizde âkıl insanlar olarak arzı endam etmeye başlamıştı... Hatta bu iş son on yılda o kadar ileri gitti ki medya programlarında “Hocam, Kur’an-ı Kerim’i açıyorum, problemimi çözecek bilgiyi orada bulamaz isem kendim içtihatta bulunuyorum” diyecek kadar cesaret sahibi erkek ve bayanlar türemişti. Bu durum Türkiye’de dini konularda kişisel gelişim programlarının mucidi Yaşar Hoca'yı o kadar rahatsız etmiş olacak ki yakınlarda "Deizm" isimli bir kitap yayınlamak zorunda kaldı…

Bütün bu programlar uygulamada yukarıda belirttiğim gibi “ezber bozma” adı altında geliştirilmiş “Postmodern Yapı Söküm Teknikleri”yle yapıldı. Siyasiler eliyle siyasi geçmişimiz, din adamları yoluyla dini müktesebatımız bilinçsizce postmodern projelere feda edilerek tahrip edildi. Ortalık kendisini Seyyid, Şerif, Şeyh, Kanaat Önderi zanneden yığınla cahille doldu. Bizi bu sürece 28 Şubat Postmodern darbesi sürüklemiş, geleneğin "Benim görüşüm yanlış olma ihtimali bulunan doğru görüştür, kardeşimin görüşü ise doğru olma ihtimali olan yanlış görüştür" diyen haddini bilen edep sahibi âlim tipi yerini, Âlim ve entelektüelliği “ezber bozma tekniği”yle kafasına uymayan her ne varsa onu reddeden, yol ve yöntem diye bir şey tanımayan, gelenek düşmanı postmodern okumuş yazmışlar aldı. İşte bugünkü Türkiye’nin en büyük problemlerinden birisi belki de en başta geleni budur. Cümleyi tersinden okuyacak olursak yukarıda resmini çizmeye çalıştığımız “Bilmediğini bilmeyen” en kötüsü de bunu “erdem” zanneden okumuşların “postmodern” bir kafayla dünyaya meydan okuyacaklarına iman etmiş olmalarıdır.… İyi okumalar…