SEÇİMLERİN SOSYOLOJİK ANALİZİ

12 Haziran, 2015 - 10:58 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A

            SEÇİMLER, iktidar kadroları için nöbet değişiminin, parlamentoların yenilenmesinin ve milli iradenin sesli yada sessiz sandıklı yada sandıksız olarak tecelli etmesinin aracıdır zeminidir ve de fırsatıdır.

            Elbette ki ALLAHIN takdiri ve SÜNNETULLAHIN hükmü her şeyin üzerindedir.

Milletin kararı milli iradenin tecellisi ve seçmenlerin tercihleri, ülke SİYASETİNİ belirlemede hem milletin sağduyusunun, hem seçmenlerin ideallerinin, hem de halkın ve halkların problemlerinin, ihtiyaçlarının ve taleplerinin de birer yansımasıdır.

            Her siyasal PARTİ bir toplumun belirli sosyolojik dinamiklerinin karşılığı olarak kurulur yaşar ve de iktidara talip olur. Seçimler de bu sosyolojik dinamiklerin tercihlerinin talepleri şeklinde sandıklara yansıması anlamına gelmektedir. Söz gelimi seçimlere iki düzine parti giriyor ve sandıklara yansıyan üç beş parti oluyor, gerisi sosyolojik karşılıkları olmadıklarından sandıklara gömülüp ölü doğum yapmış gibi kadük kalmış oluyorlar.

 Hiçbir sosyolojik karşılığı olmadan ve ülke şartları elverişli olmadan, bir kişi çıkıp BEN parti kuruyorum programım şudur manifestom-beyannamem budur diyerek seçim meydanlarına çıktıklarında, mutlaka ülkenin konjonktürel şartlarının-zemininin elverişli olması gerekmektedir, yani yeni kurulan partinin sosyolojik bir karşılığı olması lazım geliyor ve ülke şartlarının yeni bir partiyi karşılayacak kucaklayacak benimseyecek olgunlaşmış elverişli zaman mekan ve insan dinamiklerinin “YENİ arayışlarının” olması lazım geliyor.

            YENİ bir parti demek her şeyden önce “yeni bir ARAYIŞ” demek olmalı ve bu ŞARTLARDA ben buyum DOĞRULARIM bunlardır, ülkenin içinde bulunduğu şartlar şudur ve çözüm yolu ve yöntemlerimiz şunlardır dedikten sonra, geçmişi ve bugünü ELEŞTİRİRKEN iktidarların ve de muhalefette olanların GERÇEKCİ doğruları ve yanlışları üzerinde durmalıdır. Sadece bütün var gücü ile iktidara yüklenmek ve iktidarı suçlamak kara çalmak ya da sadece muhalif olan partileri ASILSIZ suçlamalar üzerine kurgulanan bir siyasal parti asla başarılı olması mümkün gözükmemektedir. Çünkü SİYASET mümkün olanın en iyisini en güzelini en doğrusunu yapma ilim ve sanatıdır.

            Bu satırları neden yazmak ihtiyacı hissediyorum. Çünkü seçimlere iki düzüne parti giriyor ve yüzlerce insan seferber ediliyor ve binlerce kaynak sarf, hatta israf ediliyor ancak hiçbir netice elde edilemiyor ve bu “denenmiş olanı deneme” ila nihaiye devam edip gidiyor.

            O7.O6.2O15 genel seçimlerinin analizini yapmamız TARİHE bir not düşmek adına elbette ki bir zarurettir ve bir vecibedir. 2O15 genel seçimleri yüzde 83 iştirakle sandıklara yansıyan yüksek düzeyde bir katılımla yapılmıştır. Elbette ki bu takdire şayan bir davranış şeklidir.

 Ancak yüzde 17 gibi hiç sandıklara gitmeyen yaklaşık 11 milyon seçmenin de bulunduğunu hiç de göz ardı etmemek gerekmektedir. Bu şu demektir ki bu 11 milyon kişi, ya bu seçimler benim seçimin değildir demekte, ya bu partiler beni temsil etmiyor demekte, ya böylesi bir siyasetle benim sorumlarım çözülmez ihtiyaçlarım karşılanmaz demekte, ya da lakayt kalmakta ve seçimlerin nedenli önemli bir araç ve fırsat olduğunun farkındalığı olmamaktadır.

Şimdi ANA OMURGA olan seçmen tercihlerinin ne demek olduğunu ve ne demek istediklerini anlamaya çalışalım.

 AK PARTİ yüzde 41 oy ile 258 milletvekili, CHP yüzde 25 oy ile 132 milletvekili, MHP yüzde 16 oy ile 8O milletvekili HADEP yüzde 13 oy ile 8O milletvekili ve diğer 16 adet partilerin toplamı ise yaklaşık olarak yüzde 5 oy ile sıfır milletvekili almış oldular.

 Bu matematik tabloya baktığımızda üç şey göze çarpmaktadır. Birincisi Meclis salt çoğunluğu olan ve hükümeti tek başına kuracak olan 276 milletvekilini hiçbir parti çıkartamamış oluyor. İkincisi Yüzde 16 oy alan parti ile yüzde 13 oy alan parti aynı sayıda 8O milletvekili çıkartmış oluyor. Üçüncüsü diğer partilerin toplam oy miktarı yüzde 5 olmasına rağmen SIFIR milletvekili çıkartmış olmalarıdır. Bu matematik TABLO ilk bakışta bir SEÇİM SİSTEMİNİN sakatlığını ya da temsili olarak eksikliğini ortaya koymaktadır. İkinci olarak bu TABLO bir KOALİSYON hükümeti ya da AZINLIK hükümeti formüllerini ortaya koymaktadır ki bunun anlamı elbette ki UZLAŞMACI bir SİYASET talebi demektir. Üçüncü olarak da diğer parti kümelerinin ne yaparlarsa yapsınlar bu seçim sistemi ile kayda değer hiçbir varlık gösteremeyecekleri gerçekliğidir.

Burada biraz daha SEÇMEN üzerindeki analizi devam ettirelim. 57 milyon seçmenin yaklaşık 11 milyonu hiç sandıklara gitmemiştir. Yaklaşık olarak 1O milyon civarında GENÇ İNSAN oy kullanmış ve bir tecrübe geliştirmiştir.

 Her partinin kemikleşmiş oyları dikkate alındığında AK PARTİ şimdilik yüzde 4O lık ana bandına oturmuş gözüküyor, CHP yüzde 2O, MHP yüzde 15, HADEP ise yüzde 1O, olarak toplandığında PARTİZAN OLMAYAN seçmen oranı yaklaşık “yüzde 2O” olarak söylenebilir.

 Aslında bu oran KRİZ ve KAOS dönemlerinde “yüzde 5O-6O” bandına doğru tırmanmaktadır. Bu sevindirici bir “PARTİZAN olmayan” seçmen özelliğidir ki SEÇİM TERAZİSİNİN kefesini ağdıran ve normal dönemlerde ortalama olan bu “yüzde 2O lik” partizan olmayan seçmen kütlesi olmaktadır.

Şimdi şu SORUYU soralım. Neden TÜRKİYE “siyasi haritasının” ana omurgasını teşkil eden AK PARTİ yüzde 49dan yüzde 44 lere ve de 44 ler den 41 lere düşerek TÜRKİYE tek başına hükümeti kuramayacak bir noktaya gelmiş oldu.

1.   “Çözüm süreci” maalesef doğu ve güneydoğuda çok gevşek bir zeminde sürdürülmeye çalışıldığından doğu ve güneydoğudaki vatandaşların can mal ve ticaret güvenliği garanti edilemediğinden KORKU üzerine ve iktidara olan GÜVENSİZLİK üzerine yüzde 6 oranında kaybedilmiş ve kaymış oylardır.

2.    Yine MİLLİYETÇİLİK endişesi taşıyan seçmen kütleleri yine GÜVENLİK endişesi üzerine yüzde 4 oranında azalmış ve milliyetçiliğe yönelmiş oylardır.

3.   Seçim sisteminin azizliğine bu sefer İKTİDAR partisi kendisi uğramıştır.

AK PARTİ elbette ki ülke genelinde alt yapıdan üst yapılara kadar büyük YATIRIMLARA imzasını atmış bir parti olmuştur. “Bolu TÜNELİNİN” yirmi senede dahi bitirilemediğini ve patates deposu yapılmak istendiğini dikkate aldığımızda TÜRKİYENİN nereden nereye geldiğini görmemek için kör olmak ve de nankör olmak gerekir. YİNE DIŞ POLİTİKADA gönül coğrafyalarımızda ne gibi başarılı hizmet ve faaliyet yapıldığı da ortadadır.

ANCAK AK PARTİ iktidarı iç politikada ve dış politikada yaptıkları yatırımlarla ve atılımlarla ve de “lüzumsuz açık el siyasetle ve hamasetle” bir takım “kurbağaları da” ürkütmüş ve “mihrakları da” korkutarak harekete geçirmiştir. Ayrıca SİYASETİNİN “dili ve üslubunun da” dozajını iyi ayarlayamamış ve ötekileştirici meydan okuyucu ve DİN mazruflu propagandadan da vazgeçmemiştir. “Kuvvetlerin sevk ve idaresi ile kaynakların tasarrufu” prensibini açık el politika ile deşifre ederek ve meydan okuyarak yürütmesi elbette ki ihtiyatlı bir siyasi davranış değildir.

Bu “iki unsura” yukarıda izah edilen “güvenlik endişesi” ve “can mal güvenliği” sağlanamayan vatandaşlarımızın oy kayışı dikkate alındığında görünen ve görünmeyen yüzleri ile içerden ve dışardan oluşturulan bir ”CEPHE” karşısında yüzde 1O lara varan bir oy kaybına uğramış ve “KOALİSYON kombinezonlarına” ya da “azınlık hükümetlerine” mecbur bırakılmıştır.

Her şeyden önce prensip olarak şunu ifade etmeliyim ki, bir bünyenin “bağışıklık” sisteminde zafiyet oluştuğunda “mikropların” bu ortamlarda harekete geçip kendi organizmalarını çoğalttıkları gerçekliğini asla gözden ırak tutmadan analiz yapmaya çalışıyoruz.

Böylesi bir NETİCEDE: ÜÇ soru?

_ Ülke SİYASETİ EKONOMİSİ GÜVENLİĞİ ve DIŞ POLİTİKASI için “iyi mi olmuştur-kötü mü olmuştur”?

_ İçerde ve dışarda Kimleri SEVİNDİRMİŞ ve kimleri de ÜZMÜŞTÜR?

_ İKTİDAR partisi dahil, hangi partilere ne gibi UYARILAR yapılmış ve işaret fişekleri atılmıştır?

 El cevap: “MEHTER YÜRÜYÜŞÜ ki iki adım ile bir adım geri” elbette ki en garanti en sağlam en tedbirli bir yürüyüş şeklidir. Çünkü: “zorunluluklar yeni sorumluluklar getirir”. Böylesine kritik dönemeçlerde “hissiyatla değil ihtiyatla düşünmek ve davranmak”, sağduyu ve aklıselim ile hareket etmek daima bir mecburiyettir.

 Böylesi bir yürüyüş şekli, İKTİDARLARA kendilerini “çek etme-muhasebe ve daha ihtiyatlı daha itidalli olma” fırsatı sunacak ve oluşan korozyonu önleyecek ve oksitlenmeyi giderecektir. MUHALEFETTE olanlara daha sağlam-realist “ev ödevi” verecek, AYDINLARINA ve STK lara daha bir “basiret ve feraset” yolu gösterecek, SEÇMENLERE “sağduyu ve aklı selim” çağrısı yapacak ve de en son olarak bu ülkenin GENÇLİĞİNE de yeni “tecrübeler-deneyimler-ufuklar” kazandırmış olacaktır.

EVET: ŞEÇMEN ne demek istiyor? Bu sorunun cevaplarını sağlıklı olarak verme durumundayız.

-Başkanlık sistemi mi istiyor-güvenlik mi istiyor-adalet ve hukuk mu istiyor-kalkınma mı istiyor-daha çok refah ve huzur mu istiyor-daha mütevazi daha itidalli bir SİYASET ve daha müdebbir olmayı mı istiyor?

Elbette ki bu SEÇİM sonucu rakamlara baktığımızda: KOALİSYON istiyor UZLAŞI istiyor ve İTİDAL ve TEVAZU istiyor. Ülke ve vatandaş GÜVENLİK istiyor ADALET ve HUKUK istiyor ve sonrasında da KARNININ TOK sırtının pek olması için de KALKINMA istiyor HUZUR ve REFAH istiyor, “tek adam ve keyfi siyaset” istemiyor.

NETİCE olarak:

 SEÇMENLER ufukta bir “erken seçim” gözükmesine rağmen, en çok oy alan “ANAÇ parti” başta olmak üzere mecliste olan tüm partilerden “sağduyu ile sorumlu” hareket etmelerini ve “ülke gerçekleri ve vatandaş talepleri” dikkate alınarak ve “ülke ve vatandaş güvenliğini” önceleyerek bir “uzlaşı kültürü” ile siyasetin normalleştirilmesini ve partilerden “sağlıklı bir HÜKÜMET” kurmalarını istemektedir.

Unutmayalım ki ÜLKEMİZ ve bölgemiz, etrafı etnik ve mezhebi alt kimlikli “iç savaş” yaşayan ülkeler ile ve küresel güçlerin müdahaleleri ile kuşatılmış durumdadır. Bu realite, SİYASAL kadroları daha müdebbir olmaya ve sorumlu davranmaya sevk etmelidir. ÇÜNKÜ “gönül coğrafyalarımızın mazlum insanlarının” UMUDU gözü ve kulağı TÜRKİYE üzerinde odaklanmıştır.

 Kim “sorumlu” davranacak kimler mızıkçılık-oyunbozanlık yapacak ve KİMLER “gaflet hıyanet ve dalalet içinde” olacak, kimler vatandaşın tercihine samimiyetle saygı duyacak, vatandaş bütün bu olup bitenleri gözü ile görecek izleyecek anlayacak ve bir kanaati oluşacak ve gerektiğinde de “yeni bir siyasi ARAYIŞA” başlayabilecektir.

ERKEN SEÇİM olduğunda ise GENÇLİĞİ dikkate alarak, VATANDAŞ ve SEÇMEN olarak birinci ve öncelikli konunun iç ve dış GÜVENLİK kaygusu ile ADALET-HUKUK-iç BARIŞ ilkesi, İŞ AŞ ihtiyacı ve AHLAK hissi olduğunun işaretlerini verdiğini unutmayan ve programlarına alıp uygulayan partiler seçimlerden kazançlı çıkacaklardır.

TÜRKİYENİN son yıllardaki kazanımlarını HEDER etmeye kimsenin hakkı ve haddi olmadığını, siyasal iktidarların BÜYÜK proje ve yatırımlardan geri adım atmaması gerektiğini yüksek sesle kayda geçirmek istiyoruz.

 “MAHKEMELER kadılara mülk olmadığı” gibi, “ateşten birer gömlek olan” bu siyasi makamlarında ebedi olmadığını, geçici emanet makamlar olduğunu her FANİYE hatırlatarak, “SİZ nasıl iseniz öylece İDARE edilirisiniz” sosyolojik yasanın ifadesi olan HADİSİN gereği elbette ki vaki olacaktır.

 MİLLET olarak bu ”iktidar oyunu mücadelelerini” geçmişte olduğu gibi SİYASİ ve EKONOMİK kaos ve kriz içine sürüklenerek seyretmek istemediğimizi de belirterek bir İKAZ bir UYARI yapmak ve BEKLENTİLERİMİZİ ifade etmek istememiz her halde hakkımız olsa gerektir diyoruz.

Vesselam

Şazeli Çügen / Anahaberyorum

Kategori: