Şiir Üzerine Yazılar - 7 -

“Hayyam”a Atf-ı Nazar
7 Haziran, 2015 - 12:09 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A

Tercümenin hiçbir zaman aslın yerini tutamayacağı bellidir. Bunun sebebi her dilin kendine has özelliklerinin bulunması, inanç ve düşünce değişiklikleri ile yine her milletin kelimelere kattığı anlamın değişik olmasıdır. Lehçe ve kavram farklılıkları da göz önüne alındığında, özellikle tam bir duygulanış ifadesi olan şiirin tercümesi, aslından çok şeyi alıp götürmüş, bazen silip süpürmüş olacaktır. Bu sebeple tercüme şiirlere karşı belirgin bir önyargımız vardır. Özellikle kendisi şiir sanatıyla uğraşmamış kimselerin tercümelerini okumak bile gelmez içimizden. Ancak bunun istisnaları da yok değildir. Nitekim ortaokul ve lise yıllarında bize ders kitabı olarak okutulmuş olan Nihad Sami Banarlı’nın “Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı” kitabında Edgar Allen Poe’nun, tercüme edilmiş Annabel Lee şiirini çok sevip, sayısız kez okuduğumuzu söyleyebiliriz. Bir de yine iyi tercüme edilmiş Ömer Hayyam, Rilke, Paplo Neruda, Nizar Kabbânî şiirleri…

Bu sefer Ömer Hayyam ve Rubâîlerinden bahsetmek istiyoruz. Türkçenin önemli şairlerinden Yahya Kemal, Horasan’ın bu büyük şairinin bazı rubâîlerini Türkçe söyleyişlerle tercüme etmiştir. İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından birkaç kez basılmış olan “Rubâîler ve Hayyam Rubâîlerini Türkçe Söyleyiş” isimli esere eğilip, biraz muhteva tenkidi yapabiliriz.

Hayyam şiirlerinin, Farsça yazıldığı ve bu edebiyatın şaheserleri arasında olduğundan şiir sanatı açısından mükemmeliyeti tartışılmamaktadır. Ancak bu şiirlerin asırlar boyunca okunmasının bir başka sebebi de şairin aykırı duyuş ve düşüncelerine duyulan ilgi sebebiyledir. Bir yerde, toplumun genel kabullerine ters düştüğünüz vakit müspet veya menfi yönde konuşulmanız da kaçınılmaz oluyor!.. Belki bazı kimseler sırf şöhret sahibi olmak, yahut bir takım ucuz menfaatler elde etmek için de bu tür bozuk düşünceleri ifadeden çekinmemişlerdir. Hayyam da bize göre adı Müslüman bir toplum içinde yaşadığı halde uç fikirleri sebebiyle isminden çokça söz edilmiş bir şairdir. Osmanlı dönemi boyunca hemen hemen bütün aydın kesimin ana dili gibi bildiği Farsça sebebiyle de çok okunmuş ve hakkında epeyce şey yazılıp söylenmiştir.

Burada yeri gelmişken bugün bizim Ömer Hayyam’a ait olduğunu zannettiğimiz pek çok rubâînin ona ait olmadığı ve kendi döneminde daha çok bir şair olarak değil, İbn-i Sina takipçisi bir ilim adamı olarak tanındığı hususunu da belirtmek icap etmektedir. Araştırmacılar, önceki kaynaklarda ancak 15-20 kadar rubaisini naklederlerken daha sonraki

dönemlerde onun adıyla nakledilen yüzlerce rubainin ortaya çıkması da bu tezi kuvvetlendirmektedir. Kısacası şimdi biz bir şairin değil, belki üzerlerine onun imzası atılmış bazı rubâîlerin tenkidinden bahsetmekteyiz.

Yahya Kemal’in bir şair olarak Hayyam’a eğilmesi ve hem onun söylediklerine benzer rubâîler yazıp, hem de ondan tercümeler yapması, bu mısralardaki düşünceleri paylaştığı içindir. Nitekim tercüme ettiği rubâîlerdeki fikirlerle kendi yazdıklarında ifade edilen şeyler aynı görünmektedir. Bir misal olması bakımından şu iki rubâîyi peş peşe okuyabiliriz: Hayyam:

 

“Yem koydu, tuzak kurdu o Hâlık sayyâd

Saydetti şikâre koydu âdem diye âd

Hem kendi yapar cihanda her nîk ü bed’i

Hem çare bulur herkese eyler isnâd” derken Yahya Kemal şunları yazıyor:

 

“Biz aşka tapanlarız müselman başka

Bîçâre karıncayız Süleyman başka

Bizlerde soluk câme sararmış yüz ara

Som sırma satan küçük bezistan başka.”

 

Bu rubailerde “deist” ve hatta “ateist” düşünceler açıkça görülmekte, güya tasavvuf neşvesi ardına saklanarak yüce Allah’a bühtân edilmektedir. Allah bir avcı imiş de bütün suçları kendisi işlediği halde bunları âdem adını koyduğu insanın üzerine atarmış! Öyleyse âdem de bol bol şarap içmeli, ayyaş gezmeyi en büyük keyif bilip, bütün günahları rahatça işlemelidir!.. İslâm’ın yasaklarına dikkat edilecek olursa rind olunup, safa sürülemez! Aşktan başka tapılacak ilah da yoktur! Evet, Hayyam doğru söylemiştir! Her bahsinde içki bardağı vardır! Cennette akan Kevser’le işi yoktur! Gül gibi sevgililerin peşinde koşmuş, şarap içmiş, gülüp eğlenmiş ve ince ince işlediği rubâîlerinden zevk alarak yaşamıştır! İşte asıl imrenilecek şey budur!.. Yahya Kemal’in “Hayyam” başlığını koyduğu kendi rubâîsi de zaten tam bunu anlatır:

 

“Hayyam ki her bahsi açar sagârdan

Bahsetmedi cennette akan Kevser’den

Gül sevdi, şerâb içti, gülüp eğlendi

Zevk aldı tırâşîde rubâîlerden.”

 

Sözün ufku kabul ettiğimiz şiir, bu tür uçuk düşüncelere kurban edilmeli midir? Tam burada Sûre-i Şuara’nın 224-227. âyetlerinin meâli hatırlanmaz mı? “Şairler ki, bunların ardınca sapkınlar, azgınlar giderler. Görmez misin onlar (söz sahasının) her vadisinde dolaşırlar (hissin lezzet ve nefret cihetlerini gıcıklarlar) ve yapamayacakları şeyleri (yaparız diye yalan) söylerler. Ancak iman eden (şair)ler ve hayır işleyenlerle Allah’ı çok zikredenler ve kendilerine (müşrikler tarafından) zulüm edildikten sonra intikam alanlar başka. O zâlimler hangi bir inkılâb vakı’asında yuvarlanacaklarını yakında anlayacaklardır.”

Kategori: