T.C= TRAVMA CUMHURİYETİ 2

İlk yazımda ele aldığım hususları biraz gecikmeli de olsa bu yazıda farklı açılardan ele almayı sürdürüyorum. Aslında bir hatta birkaç kitap hacminde olan bir konudur 91 yaşındaki Cumhuriyetimiz’in mazisi.
20 Kasım, 2014 - 14:24 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A

Cumhuriyeti kuran kadrolar, ideolojik anlamda tam bir kafa karışıklığı yaşayan insanlardır. 1911’den 1922’ye kadar süren savaşlarda okur-yazar kesimini, lise öğrencilerini bile, büyük oranda kaybetmiş bir millet… Kalanlarda da Osmanlı’dan miras bir güvensizlik… korku, vesvese, şüphecilik… Hatta aslını inkar, “şarklı” olmaktan duyulan derin “utanç(!)”…  19.yüzyıl Avrupasını kasıp kavuran “Pozitivizm” ve ona bağlı “Modernizm” akımları hem cumhuriyeti kuranları hem de asıl onlardan önceki kuşağı pençesine almıştı zaten. Bir de üstüne koca bir imparatorluğu kaybetmenin travması eklenince sonuç, özellikle Türkiye’de çok uç ve zıt noktalara  bir savruluş hikayesine dönüştü.

Avrupa; pozitivizmi, kilise ve burjuva bağnazlığına karşı bir sığınak olarak görürken, madde ve teknoloji anlamında –sömürgeciliği de elden bırakmadan- hızlı bir atağa kalktı ve kendi açısından da başarılı oldu. Ama bunu yaparken bütün bir tarihe, geleneğe, sosyal dokuyu oluşturan unsurlara toptan bir savaş açmadı. Onları yok etmek için TOPTAN BİR İNKÂR POLİTİKASI uygulamadı. Şehirlerin mimari dokusunu, ticari kurumlarını, iş ve ahlak anlayışlarını kaldırıp atmadı. Aksine onları revize ederken, yenilik ve modernlik adına hatta daha çok zenginleşmek adına  – hadi bazılarının sevdiği gibi diyelim, sömürmek için-  korudu ve geliştirdi. Orada da yer yer sert çatışmalar, Hıristiyan kültürü ve Batı anlayışlarına karşı bayrak açmalar yaşanmadı değil. Üstelik bir değil iki DÜNYA SAVAŞI yaşamış Avrupalı sanatçı ve düşünürler ciddi travmalar yaşadı. Ama toptan bir inkârcılığın olmaması, sermaye yapısının gücü ve yerleşik burjuvanın varlığı paramparça olmayı önledi.

“Biz bir bakıma 1917 Rus devrimiyle benzer bir kaderi paylaştık. Yani bilenler bilmeyenlere öncülük etmeyi şiar edindi. Devlet onların eline  geçer ve onların öngörüsü doğrultusunda dönüştürülürse, toplum da dönüşecekti. Çelişki şuydu ki “tarihin bilinci” veya “tarihin özü” olan, kendisini öyle gören ve sayan “öncü kişi ve kesimler” attıkları adımı yüceltilmiş bir halk adına atıyordu. Halk adına ama halksız bir değişim psikolojisi…. O değerlendirmeye göre halk yanlış yönlendirilmişti, halka benimsetilen değerler yanlıştı. Halkın sahip olduğu değerler bütünü ise gelenekti. Baş düşman oydu, gelenekti.” (Hasan Bülent Kahraman. Sabah’taki köşe yazısı. 29 Ekim 2014)

İşte 1. Meclis’i kapattıran, “gönlümüze göre vekillerle” 2. Meclisi oluşturan, sonrasında da devrimler denilerek –çoğu da sadece şekilde kalan- yıkım hamlelerini yaptıran anlayışın alt yapısı budur. Kılık kıyafetin değiştirilmesi… Dilde özleşme adına uydurmacılığın başını alıp gitmesi… Milliyetçilik adına “ulusalcı ve tek tipçi”  bir anlayışın her alana yerleştirilmesi… Laikliğin “dinsizlik” anlamına gelecek şekilde uygulanması… dünyanın neresinde kanun zoruyla DEVRİM sayılmıştır ki?        

Hele bir alfabe değişikliği vardır ki tam bir cinayettir. Latin harflerine yine geçilsin ama eski yazı niçin yasaklanmıştır? Öyle olmasaydı bugün sade bir vatandaşımız, Telemak romanının eski yazılı sayfasını öpüp başına koyarak ona musaf sayfası muamelesi yapmazdı!

“Bu anlayış 19. Yüzyıl Romantizminin “özcü” bir halk kavramının sonucuydu. Sadece bizde değil, 19 yüzyılda bütün Balkanlar’da ve bütün Avrupa’da derken Rusya’da “halk güzellemeleri” yapılıyordu. “Öz” bir halk arandı. Onun “katışıksız” dili, katışıksız kimliği, kökeni tartışıldı. İşin fena yanı, bulundu da. Fena yanı diyorum, çünkü bizim “Güneş Dil Teorisiyle”,  brakisefal-dolikesefal kafatası ayrımlarıyla “vardığımız” sonuca benzer sonuçlar, benzer uygulamalar diğer ülkelerde de “icat edilen-kurmaca” sun’î yaklaşımlardır. (aynı yazı H. Bülent Kahraman.)

Avrupa bu hezeyandan tez kurtuldu. Ama bunu bir “iman” meselesine iki ülke dönüştürdü. Biri biz, diğeri de Rusya. Komünist Rusya ile düşman kutup gibi görünsek de aslında mayamız aynıdır bu açıdan bakınca. Çünkü iki toplum da köylü toplumudur özünde ve  Çarlıktan da, Osmanlıdan da miras, ne bir köklü sermaye, ne yetişmiş aydın –insan birikimi, ne de özgüven devralmıştır iki devlet de.

İşte bu boşluğu asker-bürokrat yapı doldurmuş ve kendi “fikir ve inancı” doğrultusunda da toplumu dönüştürme-değiştirmeye soyunmuştur. Hâlâ da o kutuplaşma ve “cumhuriyetin kazanımlarını” kaptırmama kavgası sürüp gitmektedir.

Sanayileşme, kalkınma gelişmişlik “ülkü”sünün önünde en büyük engel olarak da “gelenek ve din” gösterilmiştir, ne alakası varsa artık. Rusya’nın dini inkâr etmesi 1990’lara kadar sürmüştür. Bizimki bir inkâr değildir açıktan açığa. Ama ezanın Türkçeleştirilmesi, ibadetlere yasaklar, baskılar getirilmesi, “bir Türk İslamı” tesisi (ne demekse o), komünizmin zulmünü aratmamıştır 1925’ten 1950’ye kadar. Günümüzde de birilerinin “cami-namaz-oruç-kurban…” duyunca alıcılarında ayar bozulmasının nedeni oralara kadar uzanır.

Cumhuriyet’i kuranlar da, tek partili-çok partili dönemleri yaşayan ve yöneten siyasiler de, her on yılda bir rejime açık veya gizli “ayar veren” sivil ve asker darbeciler de… kısacası devlet mekanizmasının tepelerine ulaşanlar bir şeyi hiç sevmemişlerdir.

SORGULAMA ! Sonrasında sorularla ortaya çıkan eksik-kusur veya hataların  ELEŞTİRİLMESİ !  İTİRAZ ! Hiç sevilmemiştir bizi yöneten zevat tarafından.

Bu yazıyı bir şiirle noktalayalım da bundan sonrasına içimizin karartısı geçmiş olarak devam edelim inşallah.

         BÜYÜKLERİMİZ,

Fikirden ürker malum bizi yöneten zevat

Düşünen beyin değil, alkışlayan el ister.

Sanır hala milleti kendi gibi zerzevat

Değil hayr; şerre bile yaltaklanan dil ister.

 

Cezayı bir hak sanır, azarı da iltifat                    

 Bekledikleri malum: Kayd u şartsız itaat!

Ses çatlak çıkarsa olur mu beyler rahat

Yokuş tepe çıkamaz, dağda dümdüz yol ister..

 

Şikayetin âlâsı iktidarda başlar hep

Sanki her bir belaya bu garip millet sebep.

Çözecek olan sensin, biraz insaf ve edep

Birisi çözdüm dese, tez boğacak tel ister…

  

Vatandaş dedikleri “sürü cinsi taife”

Baskı, korku ve şiddet… bizde malum tarife

Bunca aklı evvelde yer olur mu arife?

GÜL dikende kabahat, beyim sade kul ister…

 

Yalanarak yaklaşır dört senede bir kere

Payitahta varınca aslanlaşır o fare.

İktidarda koltuğa yerleşince kefere

Değme çiçek  beğenmez, her gün taze gül ister…

                                    Tevfik  Yaşar  TEKELİ

Kategori: