Türkiye Nasıl Bölgesel Bir Güç Olabilir?

“Romanın gücü psikolojik bir güçten ileri geliyordu. “Civis romanus sum” “Ben roma vatandaşıyım.” Bu müthiş kültürel üstünlüğün ve roma adaletine olan inancın bir ifadesiydi.” Zbigniew Brzezınskı (1928…)
29 Ekim, 2014 - 17:52 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A

Bütün büyük dinler, büyük felsefeler, büyük ahlak ve siyaset sistemleri ya da bunlarla ilgili entelektüel öngörüler, kendilerini insanlığa sunarken geçmiş, gelecek ve şu anı açıklayan inşa edilmiş bir dil üzerinden konuşurlar. Cümleyi tersinden okuyacak olursak küresel düzeyde toplumları, onları yöneten siyasal sistemleri etkilemek onlar üzerinde etkinlik kurmak isteyen dini, felsefi, siyasi, ekonomik, askeri ve entelektüel arzu ve çabalar bir dil inşa etmeden çevresinde ya da uzak diyarlarda asla başarıya ulaşamazlar. Farklı bir deyişle söylersek her büyük anlama ve çevreyi etkileme biçiminin stratejik bir dili vardır ve bu dili etkileyen en önemli faktörler dilin kendisini üzerinde inşa edip ortaya çıkardığı tarihi/medeni/coğrafi tecrübedir. Unutmayalım ki ne tarihten, ne coğrafyadan nede icat ettiğimiz bunlarla uyumlu olması gereken medeni anlayışımızdan ve bu anlayış üzerinden geliştirdiğimiz dini, siyasi, felsefi ve askeri değerlerimizden vaz geçebiliriz. Her toplumun bir kaderi vardır ve bu kader çizgisini bir misyona dönüştüren temeller ise tarihimiz, üzerinde mekân tuttuğumuz coğrafyamız ve bu coğrafya üzerinde kurduğumuz suni beşeri dünyamızdır. Yani Kısaca medeniyet anlayışımızdır. İşte bugün bu medeni anlayışın tarihimize yaraşır bir şekilde yeniden çevremizi etkilemesinin zamanının geldiğine inanıyorsak A’dan Z’ye siyasal sistemimizi ona göre inşa etmek ve bu sistemin üzerine kurulduğu hukuk anlayışından bizi bütün dünya da etkili kılacak stratejik bir dil geliştirmeliyiz. Unutmamalıyız ki siyasetin dili toplumu ayakta tutan adalet sistemiyle desteklenebiliyorsa ancak o zaman toplum siyasal sistemin sarsılmaz savunucusu haline gelebilir. Toplumun her bireyi ve grubu bu sistem içerisinde kendi güvenliğinin en üst düzeyde hukuki olarak korunduğuna/korunacağına ve bu konuda asla bir iltimasın olmayacağına inanırsa işte o zaman devlet en küçük imkânları bile güce dönüştürebilir. Ancak bu inşa toplumsal bir mutabakatın, konsensüsün sonucu değilde bir siyasal partinin büyüme hedefi olarak sunulursa bütün büyüme hedefleri gibi bu büyük amaçlar iktidar muhalefet kavgaları arasında kaybolup gidecektir.  

Bu kısa girişten sonra uluslararası ilişkilerde bölgesel bir güç olabilmek için “ bir dil inşa etmek”  ne demektir onun üzerinde duralım. Daha önceki birçok yazımda da belirttiğim gibi bölgesel güç olmak demek bizim, bize özel küresel örneklerinden farklı olan bir medeni tarzı çevremizde savunmak üzere harekete geçmemiz demektir. Onun içindir ki aynı medeni anlayış biçimi üzerine inşa olmuş ancak farklı coğrafi ve toplumsal güçler tarafından gerçekleştirilmiş küresel güçler bile seleflerinden farklı olanı kurumsal bir organizasyona dönüştürerek bu organizasyonların varlığı üzerinden bir dil geliştirip bunu “toplumsal iyi” olarak çevreye sunmuşlardır.  Batı medeniyetinin kültürel değerleri üzerine inşa olmuş hegemonik yapılar olan Hollanda, İngiltere ve ABD hegemonyaları farklı kurumsal organizasyonları gerçekleştirerek bu organizasyonları küresel toplumun geleceği için sahip olunması lazım gelen “en iyiler“ diye bir dil inşa ederek hegemonik bir güç haline gelmişlerdir.

Bir dil inşası neden gerekli olsun, ekonomik, askeri ve teknolojik bakımdan güçlü olmak çevremizi etkilemek için yetmez mi diye bir soru sorulabilir. Bilmeliyiz ki insan düşüncesine sınır koyan şey bilgidir. Eğer bir şeyi biliyorsanız onu inşa edebilir ve diliniz ile amacınızı rasyonel bir hedef haline getirip bireye/topluma ya da çevrenize sunabilirsiniz. Başka bir ifadeyle bilgiyi toplumsallaştıran alet dilimizdir. Bilgi dilimiz üzerinden insanları peşinden koşturan, etkileyen bir ideal haline gelebilir. Eğer konuyla ilgili yeterli bir bilgiye sahip değilseniz o konuyla ilgili bir söylem rejimi geliştirmeniz asla mümkün değildir. Farklı bir şekilde söyleyecek olursak amaçlarımızı tenakuza düşmeden açıklayacak tutarlı bir dil geliştirmek büyük diplomasilerin/politikaların olmazsa olmaz şartlarından birisidir. Böyle bir dil inşa edilmeden çevremizle ilgili ortaya attığımız iddialar dostlarımızı kuşkuya düşürecek, düşmanlarımıza ise dostlarımızla birlikte hareket etme fırsatı verecektir. Hâlbuki bölgesel bir gücün geliştirdiği organizasyonların ve diplomatik dilin amacı, ülke içinde toplumun sisteme olan güvenini sarsılmaz bir bağlılığa dönüştürmek, dostlarımızın güvenliklerini sağlamayı onlara garanti etmek, düşmanlarımızın dostlarımızla anlaşmalar yapmasını engellemek, ayrıca düşmanlarımızın bizim aleyhimize bir araya gelmelerini önlemektir… 

Avrupa bu dili askeri ve ekonomik gücünü kullanarak ve buna ilaveten -bana göre en önemlisi-  üniversite modelini evrensel bir model haline getirerek inşa etmiş ve Avrupalı olmayı batı dışı toplumlara medeni olmanın bir yolu olarak sunmuştur. Batı dışı toplumlar siyasi, askeri ve ekonomik olarak kalkınmanın yolunun bu medeni anlayıştan geçtiğine inandırılmışlardır. Hatta ilginçtir bu hâkimiyete karşı çıkan ülkelerde isyan ve ihtilaller bile batılı bir dil üzerinden organize edilmeye çalışılmıştır.

Peki, Türk toplumu olarak biz ne yapmalıyız? Başka bir ifadeyle bir dil inşa edebilmenin alt yapısı konusunda neleri hayata geçirmeliyiz? Bunun birinci şartı bu coğrafyada yaşayan topluluklar olarak bu toprakların bizim için bir iç kale olduğunda anlaşmalı ve buranın toprak bütünlüğünü tehlikeye düşürecek hiçbir yerli ve yabancı, uluslararası faaliyete müsaade etmeyeceğimizi dostlarımızın da düşmanlarımızın da bilmelerini sağlayacak bir kararlılığı göstermeliyiz. Postmodern kültür ve politik uygulamaların örtülü referans sistemimizi ve kurumsal yapımızı darmadağın ettiği bir süreçte ilk önce yapılması gereken şey yeniden inşa edeceğimiz kurumlarımızı tarihi/coğrafi/medeni tecrübelerimizi göz önünde bulundurarak üzerinde anlaşılmış toplumsal/siyasal/ bürokratik mutabakatlar yoluyla yeniden inşa etmeli devlet ve millet birliğini hukuki korumaya kavuşturmalıyız. Bunun için yapmamız gereken ilk şey Türk toplumunun bütün fertlerini geleceğin dünyasının kurulmasına öncülük ve önderlik yapabilecek bilgi ve beceriyle donatacak olan milli eğitim sistemini yeniden inşa etmek olmalıdır. Medeniyetimizin modern versiyonunu yeniden inşa edebileceğimiz tek kurumsal organizasyon bütün dünyada olduğu gibi bizde de milli eğitim olacaktır. İkinci olarak dini hayatımız yeniden düzenlenmeli bu coğrafyanın kültürel çeşitlik ve zenginliğine uygun mutedil dini anlayış biçimimiz (Hanefi-Maturidi gelenek ) yeniden bu topraklarda hayat bulmalıdır. Körfez ülkelerinin Selefliğine İran’ın Şii yayılmacılığına karşı Türkiye ancak Hanefi-Matüridi bir dille bölgeye huzur ve barış getirebilir.

Üçüncü olarak Türkiye çevresinde ortak bir dil inşa edecek, en üst düzeyde, siyasi, ekonomik, askeri, teknolojik, teolojik ve entelektüel eğitim veren küresel düzeyde üniversite sistemini yeniden inşa etmeliyiz. Başka bir deyişle Türkiye önce bölgesinde örnek alınacak sonra ise küresel dünyaya uzanacak jeopolitik/diplomatik, teolojik ve entelektüel bir dili üniversiteler yoluyla mutlak surette inşa etmelidir. üzerinde yaşadığımız coğrafyanın misyon olarak üstlenebileceği dini inanç biçiminin teolojik temellerini iyi bilmeye ve bütün bunları temellendirecek yüksek düzeyde entelektüel kapasiteye sahip epistemik bir monopole/bürokrasiye sahip olmayı kolaylaştıracak kurumları en kısa zamanda hayata geçirmelidir.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız değerler hayata geçirildiğinde bizim rakiplerimizden farklı ancak onlardan daha üstün bir medeni tarza ve bu tarzı cazibe merkezi haline getirecek bir dile kavuşacağımızdan asla şüphe etmemeliyiz. Çünkü bizim sahip olduğumuz tarihi otantik kültürümüz bireysel ve toplumsal ilişkilerde teklifte bulunan, seçenek sunan mukayese yapmayı tembihleyen ve güvenlik konusunda hukuk sistemi üzerinden bağlılarına güvence veren bir kültürdür. Burada bizim siyasal seçkinlerimize ve bürokrasimize düşen uluslarası ilişkilerde düşmanlarımızı çoğaltacak ve bizim ilgileneceğimiz problem sayısını artıracak “tehdit edici” diplomatik bir dil kullanmaktan vaz geçerek küresel düzeyde “sulh” ve “sükûn”u savunacak dili geliştirmeye özen göstermeliyiz. İmparatorluklar ve hegemonyalar tarihine baktığımız zaman hiçbir imparatorluk ya da bölgesel gücün çevresini tehdit ederek bölgesel bir güç haline geldiği görülmemiştir. Sanıyorum Türkiyede siyaseti yöneten aktörler bunu anlamış olmalıdırlar. Eğer bu dili kullanmaya devam edersek ne uluslararası sistemi etkileyecek stratejik bir dil geliştirebiliriz, ne de stratejik hedeflerimizle aramızdaki mesafeyi kısaltacak kurumsal inşaları kurabiliriz. Unutmamalıyız ki dilinizi de ancak dini siyasi ekonomik, askeri, teknolojik ve entelektüel seviyeniz ve gücünüzün büyüklüğü kadar inşa edebilirsiniz. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız alanlarda tastamam yetkin bir güç haline gelmeden ne düşmanlarımıza korku salabilir nede dostlarımızın güven duyduğu bir güç olabiliriz. Onun içindir ki bu alanlarda uluslararası güçlerle yarışabilecek bir seviyeye gelmeden girişilecek her coğrafi/stratejik/askeri hamle geri tepmeye ve elimizdekileri de kaybetmeye sebep olabilir.

Bilmeliyiz ki Coğrafyalar düşman tembihleri konusunda üzerinde yaşayan toplumları uyarır ve onu bu tembih ve tercihleri politika haline getirmeye zorlar. Her siyasal sistemin coğrafi düşmanları vardır ve bu kaçınılmazdır. Onun içindir ki devamlı olarak bir hegemonya organizasyonel yetkinlik bakımından birbirini tamamlayan ve dengeleyen kurumlarla inşa olur ve diplomatik bir dil ile devam eder. Çevre düzenlemesine soyunduğumuza göre inşa edeceğimiz dil kültürel ve toplumsal çeşitliliği yürütmeye uygun iktidar mekanizmalarını tembihleyen bir dil olmalıdır. Türkiye ne yazık ki ta başından itibaren kendi jeopolitik ve jeostratejik menfaatlerini merkeze alan kendine özel ancak küresel güç merkezlerinin çıkarlarıyla da bu hedeflerini bir türlü aynılaştıracak enstrümanları geliştiremeyen aktör durumuna düşmüştür. Eğer Türkiye’yi yönetenler bölgesel güç olma misyonuna paralel olarak uluslararası ilişkilerde Türk toplumunu memnun edecek bir aynılaştırma dehasını gösteremez ise ülkemiz, dolayısıyla dış politikamız bulunduğu coğrafyada marjinalleşecek, söylemleri ise hiçbir zaman ciddiye alınmayacaktır. Bu durum ise Türkiye’yi kendini ispat etmek için gereksiz maceralara sürükleyecektir… Umarım Türkiye’yi yönetenler böyle bir hataya düşmezler…  Ayrıca bu vesileyle okuyucularımın Cumhuriyet Bayramını da kutluyorum…İyi okumalar.

Kategori: 

Kayıt olmadan da yorum yazabilirsiniz...