Vefatının 40. Yılında Mehmet ÇETİN Abi Anısına

1 Mart, 2015 - 10:58 - Bu sayfayı paylaşın :   
-A +A
Vefatının 40. Yılında Rahmetli Mehmet Çetin Ağabey’i gene böyle mübarek bir Cuma günü Hakka uğurlamıştık. O camiamızın, mücadele hareketinin üç önemli önderinden biri idi. Onu Burdur İmam Hatip Lisesi ortaokuluna girdiğimde tanımıştım. Benim Arapça, Din Bilgisi ve Siyer derslerinde öğretmenimdi. Nerdeyse Yüzde yetmişi hafızlık eğitimi ile gelmiş sınıfımızın seviyesine uygun takip ettiği derslerinden aldığımız bilgi ve feyz ile daha ortaokul yıllarımızdan donanımlı ve idealist yetiştik.
Mehmet Abi, hem bilgi ve donanımı ile hem de vakur duruşu ile öğrenciler ve öğretmenler nezdinde çok saygın bir kişi idi. Onun biraz kilolu ve iri yapısı, biraz sarışın ve kırmızı yanakları ile heybetli bir duruşu vardı. Bu fiziki ağırlığı davranışlarına ve kişiliğine de yansımıştı. Anadolu tabiri ile ağır, oturaklı, sözü dinlenen ve itibar edilen, saygın bir kişiliği vardı. Bundan dolayı da öğrencileri ve çevresinde çok sevilirdi. 
 Onun fazla konuşmayan bir kişiliği vardı. Sevgili Peygamberimizin “Ya hayır söyle, ya sus” sözünü ilke edinmişti. Yavuz Arslan Argun Abi’den bir hatırasını anlatması istediğimde “Bir Bayram günü mecmuada kalabalık bir ziyaretçi topluluğu vardı. Mehmet abinin bulunduğu bir ortamda ben sohbet ediyordum. Söz uzadı. İkindi vakti yaklaşmıştı, Abi ikindi yaklaştı ben namazımı kılayım dedim, odadan çıktım. Namazı kılıp salona döndüğümde baktım içeride bir sessizlik var. Herkes susmuş, sessizlik devam ediyor. Abi hayırdır bu suskunluk nedir? Dedim. Dedi ki; “ Bu millet çok konuşuyor, susmayı da öğretmek lazım “ diyerek espri yaptı.
Burdur’dan Afyon’a tayin olduktan sonra Afyon’da Mücadele Birliği Afyon sancağını kurdu. Bundan sonra da Mücadele hareketi içinde de benim üstadımdı. Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsünde okurken öğrencilik yıllarım mücadele hareketinin içinde ve sorumluluk alanında geçti. Kayseri’den periyodik İstanbul’a gidişlerimde her defasında Otağ’a uğrar ziyaret eder, duasını alırdım.
Bu gün hem öğrencisi, hem de davasının takipçisi vakfımız bünyesindeki dostları olarak vefa borcumuz gereği vefatının 40 yılında analım, hatıralarını yâd edelim istedik. Büyük dava adamları unutulmaz. Unutulmamalı. Gelecek kuşaklara onların mücadelesi ışık olmalı. Geçmişi olmayan bir milletin geleceği de olmaz. Bir hareket için de böyle. Yeni bir medeniyet inşası mücadelesinde bu hareketin en azından hikâyesi gelecek nesillere aktarılmalı.
İşte bu çerçevede mücadele hareketinin kuruluş yıllarında Büyük Dava adamı Rahmetli Mehmet abi; büyük bir iman, azim, kararlılık, feragat, fedakârlık, sevgi ve kardeşlik örneği olarak Y.Milli Mücadele Dergisi’nin baş yazarı, dava arkadaşı Aykut EDİBALİ “Türk Milleti Kahraman Evladını Kaybetti” başlıklıBaş Yazısında şöyle anlatır.
“Ne yazayım? Nasıl yazayım! Arkadaşımdı, kardeşimdi, can yoldaşımdı. Kardeşimizdi, ağabeyimizdi. Onun maddi varlığı bizi terk etti. Dünya başımıza yıkıldı sanki. Onu mezara verirken kendimizi de şu beş para etmez dünyadan kopardık, onun yanına gömdük. Kendimizi de gömdük. Sadece onu değil, kendimizi de toprağa vermiş gibiyiz. Ne söyleyebiliriz?
Söz aciz, kelam yetersiz, mantık susmuştur şimdi.
Bir kere daha, bütün zerratımızla anladık ki, dünya bütün güzellikleriyle, verdiği hazlar ve zevklerle tek başına anlamsız. Bütün gücünü dünya nimetlerinden bir şeyler devşirmek için sarf eden insan ne zavallı, ne aciz. Hiçbir bedeni, cinsi, bedii zevk ne sınırsız, ne de mükemmel. Zevklerin nerede dert haline geldiği belli değil. Dünyada tadılan hiçbir zevk, onun uğrunda sarf edilen gayrete ve çileye uygun değil. Gül gibi tenlerin zevki mi, pörsümüş ciltlere ihtiyarlara bakın. Sıhhatin neşesi mi, hayatın dışına atıp bir hapishane haline getirdiğimiz hastanelere bakın. İktidar, şöhretli ve zengin fanilerini toprak altında sizden Fatiha beklerken görürsünüz.
 Dünyayı mı terk edelim peki? Hayır. Dünyaya ancak onun hak ettiği değeri verelim. Dünya, verdiği zevkler, nimetler, güzellikler itibariyle sınırlı ve geçici. Bu açıdan dünya, geçici bir oyalanış… Dünyayı ve hayatı anlamlı ve yaşanmaya değer kılan tek şey de onun gayesidir. Sağlıklı bir zihin ve ruh gücü yüksek hassasiyet noktasında, düşüncenin gerçekten derinleştiği yerde, hayatın ve dünyanın onda mekruz anlamını fark edebilir. Bu anlam, dünyanın bir tarla oluşudur. Dünya ahretin –gerçek dünyanın- tarlasıdır.
…………………………………………..
Bunları yazarken hep Mehmedi düşünüyorum. sizlere hep onu anlatmak arzusu ile doluyum. Ama kalemim onu anlatmak isteğine mukavemet ediyor. Kalem kendiliğinden onun şahsını anlatmak yerine son nefesine kadar davasının azametini ve ölümsüzlüğünü tasdik eden insanın davasını anlatmaya çabalıyor.
……………………………………………….
İçimizde Mehmet Ağabeyi, Türk Milletinin bu yüce davasına kendini gerçekten adayanların ilk büyüğü idi. Mehmet Ağabey benim çocukluk arkadaşım… İlkokula beraber başladık, beraber bitirdik. İlkokulumuz Afyonun Dumlupınar İlkokulu sınıf öğretmenimiz önce İsmet Hanım, sonra Selahaddin Bey. Tarih ve din dersi öğretmenimiz Abdullah Bey. Sınıfımızı Türk-İslâm tarihinin büyük hatıralarıyla donatmak için bu yaşlarda birlikte çalıştık. Tarih öğretmenimizden birlikte etkilendik. öĞretmenimiz bize, Cennetmekân Fath’i anlatırdı. Ulubatlı Hasan’ı anlatırken, bütün sınıf gibi ağlıyor, kelime-i şehadet getiriyorduk. İşte o günlerde Türk-İslâm büyüklerinin nurlu yolunu takip etmek kararımız olmuştu. Arkadaşlığımız bu fikir çerçevesinde oluştu.
Lise ikide tekrar beraber olduk. 1967 lerde Türkiye için bir umut ışığı olarak doğan Mücadele Birliği’nin ilk çekirdeği bu sıralarda oluştu. O büyük bir tutku ile Ankara’ya gitti. İlâhiyat fakültesine girdi ve başarı ile bitirdi. Öğretmen oldu. İlk öğretmenliği Burdur’dadır. Ama Türkiye‘nin sürüklendiği şartlar, bu hazin şartları düzeltme konusunda, Türkiye aydınından beklediğimiz hareketin bir türlü çıkmayışı bizi aksiyona itti. Hemen çalışmaya başlamalı idik. Hiçbir maddi imkânımız yoktu. Hemen hepimiz – ilk arkadaş grubumuz- kıt kanaat geçinen ailelerin çocukları idik. Ailelerimiz için yaşlı babalarımız ve küçük kardeşlerimiz için bir gelecek umudu idik. Ya aileyi, ya milleti seçmek gerekiyordu. Milleti seçtik…
Domates satarak geçinmeye razımıyız? Evet. O halde Türk milletinin davasının bayrağını yükseltmek için ileri. İşte Mücadele Birliği böylece kurulur. Konya, Afyon ve İstanbul’daki ilk arkadaş grubumuz, kardeşlerim Mücadele Birliği’nin gelişmesi için bütün güçlerini seferber ederler. Binleri bulan derneklerden biridir Mücadele birliği. Ama onu başkalarından ayıran Temelinde yatan iman, umut, çile kardeşliği ve göz yaşartan feragattir.
Mücadele Birliği kısa süre içinde gelişir ve büyür. Milletimiz için umuttur. Ama Türk Milletinin dış ve iç düşmanları saldırır, hileler hazırlar. Mücadele Birliği bu gelişme sürecinde, Türkiye’nin son asır tarihinde milli akımların karşılaştığı en büyük komplo ile karşılaşır. Dava kardeşim Y. Aslan Argun cinayet ithamı ile tevkif edilir. Bu caniyane komplonun hazırlanışı şu esasa dayanır. Y. Aslan Argun Mücadele Birliği’nin aksiyonunu temsil ediyor. O halde onu yok etmek, Mücadele Birliği’ni söndürmek ve Türk Milletinin umudunu yok etmektir. Acımızı ancak arkadaş olan anlar. Mücadele Birliği’ne gönül verenler, bu sabotajı göğüslemek için saflarını sıklaştırır. Ve düşmanın tasavvur edemeyeceği aksiyona girerler. Panik bekleyen düşman, kalbine yönelmiş bir silah görür. Bu dergimizdir. Türk milletinin bitmeyecek davasının ve kavgasının korkusuz sözcüsü Milli Mücadele. O çileli yalnızlık günlerinde sırtımı dayadığım heybetli dağ, Mehmet Ağabeyimdi. Beni sevenler, bu dergiyi sevenler, Türk Milletinin davasına sahip çıkanlar bunu unutmayın. Her şeyini feda ederek, İstanbul’a gelmişti. Hanımı çocukları önce Allah’a sonra babasına emanetti.
Sonra 1968-1971 in aklımızı, şuurumuzu imtihana sokan o amansız kavgalar döneminde Y. Milli Mücadele mensupları bu kör düğüşte, gencecik yaşlarının ufkunda yaşlı bir aklıselimle beslenerek güçlerini artırabildilerse, bunun en önemli sebebini, bu dış muhitin ve gündelik heyecanların zihin alanına asla sızmadığı hesap, realite ve gönül adamının nafiz varlığı olduğunu unutmasınlar.
Ona biz on üç bin lira değerinde bir kesme makinesi vermiştik. İşte bu büyük adam, lağımların diz boyu boşandığı bab-ı adide muhteşem bir eser kurdu. İş ahlâkıyla dikkati ve titizliği ile koca bir eser. Bu Otağ Yayınevi’dir. Dergimizin, kitaplarımızın ve bütün Türkiye’yi kitapla donatabilecek dev bir tesis.
Türk Milletinin davasını savunmak için gerekli silahı ortaya koyuyordu. Hayali beş-on gazete çıkaracak bir basın endüstrisi kurmaktı.
Vazifemiz yarım bıraktıklarını tamamlamak, davasının zaferini nurla bezenmiş, kabrinden görmesini temin etmektir.
Kardeşlerim başınız sağolsun.
Kardeşlerim, Mehmet ağabeyimin davası siz talebelerine, siz dava arkadaşlarına emanet.
Türk Milleti bir büyük kahramanını kaybetti. Büyük milletim Başın sağ olsun. İslâm Alemi büyük Mücahitlerinden birini kaybetti. Müminler başınız sağ olsun.
Ey Allah’ım onu bizden aldın… Hüküm Senin. Sen onun kabrini nurlandır. Makamını cennet kıl. Yakınlarına anasına, babasına, yetimlerine, muazzez hanımına sabr-ı cemil ver. Amin (Yeniden Milli Mücadele Dergisi yıl 6 Sayı 266, 4-11 Mart 1975)
Bu büyük dava adamı Mehmet Çetin Ağabeyimizi vefatının 40. Yılında anarken, yeni bir şey yazmak yerine Onu ebedi hayata, Hakka tevdi ettiğimiz zaman hakkında yazılan önemli bir yazıyı da aşağıya koyuyoruz. Üç Mehmetlerden biri olan Pınar dergisinin önemli kalemlerinden Mehmet Ali TAŞÇI kardeşimiz de Hakka yürüdü, çok sevdiği adaşı Mehmet Abisinin yanına gitti. Bir zamanlar o da “içimizden birisi” idi. Şimdi içimizde manen yaşıyor. Allah Mekânlarını Cennette kılsın, Ruhları Şâd olsun.
Ayrıca bu gün hala hayatta olan (Allah sağlıklı uzun ömür versin) mesai arkadaşı İrfan KÜÇÜKKÖY’ ün Fesbouk Sayfasında yayınladığı “Vefatının 40. Yılında Büyük Dava adamı Mehmet Çetin” isimli yazıyı da aldık. Onu da yazının devamında bulacaksınız. Biraz uzun oldu ama, Mücadele Kahramanlarının hikâyesi aslında bu kısa satırlara sığmayacak kadar büyük.
Mehmet Çetin Abiler gibi aramızdan ebedi hayata intikal eden nice kahraman kardeşlerimizi bir vefa borcu olarak daha güzel programlarla anmak, yâd etmek dileğiyle.. Allah hepsine gani gani rahmet etsin, mekânları cennet olsun, Peygamberimizin sancağı altında buluşmayı nasip etsin. Hayatta geride bıraktıklarına da güzel ömürler vesin. 27.02.2015.
Ali AY
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
 
 
 
“DAVAMIZ YAŞAYACAK”
M. Ali TAŞÇI
Gülerdi her vardığımızda gözleri. “Bu sefer ‘İçimizden Birisi’ne kimi yazacaksın Mehmet Ali?” derdi. Bu sefer, ‘İçimizden Birisi’ne seni yazacağım sevgili Ağabeyim. Duyuyor musun şimdi bizi? Bu sefer ‘İçimizden Birisi’ne seni yazacağım.
                Ocak ayının son günleriydi. Mehmet Ağabey: “Al Mehmet Ali, bunların hepsi senin hikayeler. tashih edilmesi lâzım. Kitap olarak basacağız. Yalnız biraz fazla. İçlerinden hangileri çıkabilir onları da belirtirsin”. Şöyle bir karıştırdım. İçimizden Birisi serisinden olan hikâyeler de vardı. Bunları çıkartalım abi. Belki ilerde bu seri bir kitap olarak basılabilir, dedim. <<Ne o len, İçimizden Birisi’ne herkesi mi yazcen yoksa?>> diye sorunca: Şimdilik kırk milyon, dedim. Güldü.
                Kırk milyon demiştim ama aradan kırk gün geçmeden sizi de yazmak aklımda yoktu. Kırk milyonun içinde siz yoktunuz Mehmet Ağabey. Senin gibi sevdiklerim yoktu sevgili. Sizler tarihe yazılacak kahramanlardınız sevgili, sevgili ağabeyim. Zavallı bir serinin küçük bir hikâyesine hangi kahraman sığar ki siz sığasınız?
                Kaç gündür, kaç seferdir kalktım masamın başından. Düşüncelerim gibi satırlarım da perişan. Onu anlatmak öylesine zor, onu anlatmak öylesine güç ki. Hep etrafıma bakıyorum. Sağım solum çaresizlik dolu. Elimde avucumda sadece gözyaşlarım var. Sevgili ağabeyimi ancak onlarla anlatabilirim. Hani büyük kanallar vardır, çorak topraklara su taşıyan, hayat götüren kanallar. İsterdim ki satırlarım öylesine kanallar gibi olsun. Gözyaşlarımı taşısın dâvâma, siz kardeşlerime. Mehmet Ağabeyimin ayrılık acısını götürsün, paylaştırsın sizlerle. Kâğıtlara, satırlara, Pınar’ın sayfalarına, matbaa mürekkepleri bulaşmasın, tekniğin o hoyrat eli değmesin. Bu satırlara ben, inciler gibi gözyaşlarımı dizeyim. Gözyaşlarımı dizeyim ve Mehmet Ağabeyim için siz kutlu ve yiğit dava arkadaşlarına, zafer yoldaşlarına, sıddiyk öğrencilerine yadigâr olsun. Yadigâr olsun gözyaşlarıma yoğrulan hikâyesi.
                Islanan ve sıcaklaşan mendilimin anlıma değdirdiği ateş çok acı. Mehmet Ağabeyimizin kalplerimize kondurduğu ayrılık busesi yakıcı.
                Bu yazımı bir çırpıda çıkarmam, hele layığı veçhile anlatmam hiç mümkün değil. Kalem dediğin ne ki? Dil dediğin kaç kelime? Sevgi öylesine güzel, öylesine büyük. Mutlak gerçeğin davasının bayraktarı olanı, kumandanı olanı, bu dünyada mükâfatlandırabilmek, tavsif edebilmek mümkün mü? Ey gönlü toprak gibi tevazuyla dolu kardeşlerim. Dağ gibi bir yiğidimizi kaybettik. İnsanın mum yakılıp arandığı devirde, insan kaybetmek kolay değil. Milletimizin, meçhullerden yüreği kan ağlaya ağlaya asırlardır beklediği kahramanlardan birisini kaybetmek güç.
                Hakkında yazılanları kaç defadır okuyorum. Kafamda ölçüyorum biçiyorum. Lakin her şeyin sınırlı olduğu dünyada, sınırsızca vurgun olanı, sınırsızca vurgunluğunu anlatabilmek meğer ne zormuş. Sizleri bilmem ama ben, her gece yattığımda, ellerimi böğrüme düşürüp, gözlerimi kapatırım, kendi ölümümü, sevdiklerim yakınlarımın ölümünü düşünürüm. Davamı düşünürüm, derdim ki kendi kendime: Annem, Babam, Ninem ve Kardeşlerim gibi kan yakınlarımın, Allah geçinden versin, bir günden bir gün ölüm haberleri gelirse ne derim, ne yaparım ne olurum? Gerçi ölümün kimi ziyaret edeceği bilinmez. Canı gönülden arzuladığı halde bir türlü ölemeyen, her dakika ömrünü doldurabilmenin ızdırabıyla kıvranan ümitsizlerin yanında daha ümidi bile bilmeyen körpelerin ilahi davete icabeti bilinmeyen görülmeyen, şeylerden değil ki! Vardığım karar, böyle acı haberleri bana ulaştıran kardeşime metanetle: “Mücadelemiz yaşasın”! demekti. Hep böyle hazırlardım kendimi.
                Ölümü severim. Hep isteyerek düşünmüşümdür, şükürler olsun Rabbime ki, ölümü yaratmış. Yoksa insanlar, sınır tanımayan canavarlar olurdu. Dünya ve hayat bizzat kendisinin gayesi haline gelerek küçülür, aşağılanır, insan olarak kalmak ve yaşamak kabil olmazdı.
                Kan yakınlarımdan böylesine bir ayrılışı hazmederdim. Ama dava kardeşlerimin yokluğunu düşünemezdim bile. Onların acı haberleri için verecek cevap bulamazdım. Sadece, onların, yanımızdan, yöremizden, başımızdan eksik olmaması için dua ederdim. İnandığım için bilirdim ki insan, hakikat Rabbine kavuşuncaya kadar durmayıp didinecek, nihayet ona ulaşacak. Meşakkat içinde yaratılan insan, tespit edilen bir davete tam vaktinde icabet edecek. O zaman çaresizliğimi kabullenir, gören iki gözüm, kalbime tercüman olan bir dilim, boşboğazlığıma mani olan iki dudağım mutlak doğrunun, güzelin ipine yapışmış iki elimle dua ederdim:
                “Ya Rabbi, Vadesi dolan kardeşlerimizi aramızdan en hayırlı vakitlerimizde al. Onlardan kalan boşlukları, bize yeni hamlelerle doldurmak nasip eyle. Rızanı ve zaferini uzak tutma bizden. Ya Rabbi, bizi üzerlerine horluk ve yoksulluk vurulanlardan eyleme” derdim.
                Bir Perşembe akşamı yüksek öğretmenin lavabolarında abdest alıyordum. Her tarafta kaçak kaçak sigaralarını içen öğrenciler ve gürültüleri vardı. Kardeşlerimizden birisi kulağımıza eğilerek ‘Ölmüş’ diye biten bir şeyler söyledi. Başımı çevirip Mücadelemiz Yaşasın dedim evdekilerden biri sanarak. Meselenin teferruatını öğrenmek için lavabodan dışarı çıkınca dünya başıma yıkıldı. Ölen, ölümlerini bile düşünmeye tahammül edemediğim dava kardeşlerimin en büyüğü Mehmet ağabeyimdi.
                Bir karış toprak kazanabilmek için etek etek taş toplayacağım parmaklarının ucu küt olan: Kazandığım, yetiştirdiğim kırda kalmasın diye kirpik boylu körpe yavrularıyla adım adım tarlasında kalan başakları toplayan, sabanını çekecek tek merkebi bulamayıp kendini koşan köylümüz, bir buğday tanesinin ne demek olduğunu, tepeler gibi yığılmış sarı buğday çecinin kıymetini çok iyi bilir. Siz deyin ve düşünün ki tepeler gibi yığılan buğday olmasın. Altın, elmas, inci olsun. Böylesine paha biçilmez hazineler yığınına sahip olan, onları seyrederken ne hissederse, Harem’de, perşembeyi Cumaya bağlayan o acı gecede, toplanıp gelen kardeşlerimize bakınca onu hissettim. Tepeler gibi yığılmış hazinelerden daha kıymetli kardeşlerimizin dağlar gibi duruşunu gözlerim, doymak bilmeyen bir iştiha ile yudumladı. Yarabbi, şükürler olsun, lütfûna keremine.
                Hazinelerimiz içinden en büyük, en kıymetli ve mükemmel işlenmiş bir elmasımız eksildi ama işte yiğitler meydanda. Yiğit yatağı boş kalır mı hiç? Bizde kaynağı var yiğitlerin. Allah’ım, içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helâk etmezsen, hiçbir beşeri kuvvet, bu yiğitlerin dâvâsını durduracak güçte değildir. Şükrünü eyleyenlerden eyle bizi.
                Memleketim Afyon’un bir köyü, yaşım yirmi dört. Henüz hiç görmemişim vilâyetimi. Hiç fırsat bulmamışım. Elbet büyük bir hareketimizde gideriz derdim. Meğer büyük bir acıda, büyük bir kayıpta gidecekmişiz. Millî mücadelemizin kahraman şehirlerinden Afyon’a, Yeniden Millî Mücadelemizin kahraman evlâtlarından birini teslim etmeye gittik. Kahraman Afyon’a, kahraman emanetini teslim etmeye…
                Tarih, 28 Şubat 1975. Günlerden Cuma. Saat on iki sularında. Mehmet Ağabey, Hakk’ın rahmetine kavuşalı yirmi altı saat ancak doluyor. Mısrî Sultan Camii’nde salâ, ölümü de, kurtuluşu da birden tebliğ ediyor. Canlarımız musalla taşındaki tabutta, cesetlerimiz Hakk’ın emrini ifaya giriyor bir bir. Mimberde hutbeyi Seyyid Hocad irad ediyor. Hutbenin mevzuu: Hayatın mânâsı. Camiin içinde sadece , Seyyid Hocamın gür sesi ve hayatlarını Türk Milletinin yüce dâvâsına adamışların acı hıçkırıkları var. Bu unutulması güç günde ve unutulması güç saatlerde, elimde mendillikten çıkmış bir bez ve yaşlı gözlerle sezdirmeden, Allah’ın huzurunda yan yana diz çöküp secde ettiğimiz, kahramanın kahraman arkadaşı kıymetli ve muhterem Aykut Ağabeyime bakıyorum. Dizleri üstündeki süeterinin kolları gözyaşlarından ıslanmış. Yanaklarından süzülüp inen inciler eksik olmuyor. O vakur insan, yaralı ceylanın yavrusunu kaybettiği gibi sessiz sessiz meleyerek ağlıyor. Mücadelemize hediye ettiği oğlu Mehmet ağabeyimizi, o gün sabah namazı evine iletip, uzun marangoz Mustafa amcaya, alçak kapılı marangoz dükkânında, hediyesinin yüzünü son defa açıp gösterdiğimiz vakit; “Yavvrımmm”! diye meleyerek koklaması neyse, Aykut ağabeyin siğim siğim inen gözyaşları da oydu. Daha acıydı. Daha anlamlıydı.
                Sonra yürekleri yaralanmış eller üzerinde kaydı bir yiğidin tabutu. Allah Rahmet eylesin denilerek. Aslına kavuşmak kara toprağa verilmek için. Hava duru, durgundu. Gökyüzüne ölü bir güneş yükselmişti ve her taraf soğuktu. Baharın, meyveleri boncuklanmış ağaçların, çiçek yapraklarını dökmesi gibi gök, ara sıra, tek tük, sayılabilecek kadar az kar taneciklerini bırakıyordu.
                Afyon’un kuzey batısındaki kabristana, yamaca yan gelmiş taşların altında istirahat eden mevtaların arasına, kıymetli ve muhterem bir ağabeyimizi, ciğerparemizi misafir bıraktık.
                Yerler çamurdu. Ayaklarımız şemiklerine kadar gömülüyordu. Çamurlu zeminden açılmış iki kulaçlık bir aralıktan dağ gibi bir adama, kıymetli varlığımızı veri verdik yer altına. Başına mezar tahtası dikildi. Kurşun kalemle üzerinde: “Hüvel Baki Mustafa Oğlu Mehmet ÇETİN ruhuna Fatiha”! yazıyor muydu, kalabalık ve çamurdan yaklaşıp okuyamadım. Yanı başına gömüldüğü aile kabrinin beton duvarı üstünde siğim siğim ağladım gömülürken. Sağımda çömelen birisi dürtüyordu: Sabret kardeşim, biraz sabret! Sabredeceğim, sabrın canını bile çıkartacağım ama sabredebilmek kolay mı? Sabretmek kolay mı?
                Yarın, pek uzak olmayan bir gün, kabrinden bir taşı düzeltilmeye muhtaç olacak bizler, fani bedenlerimizle, insan olarak fani fakat davamızda değeri büyük ağabeyimizi, onun nafiz varlığını, ebedi istirahatgâhına tevdi ederken, neler hissettik bir bilseniz.
                ‘Dünyaya rahat etmeye gelmedik’. diyen ve mücadelemizin her anında emeği ve çilesi bulunan, ardından güvenle yürüdüğümüz, hesap, realite ve gönül adamının rüya gibi gelip geçivermesi! Can adını verebileceğimiz ve bütün dünyayı şaşırtıcı bir zenginlikle süsleyen hayatın birdenbire sönüvermesi, uçuvermesi, kaybolması neydi? Nedir hayatın mahiyeti?
                Artık onun bize ümit veren gözleri, onun bize öğüt veren dilleri ve gözyaşlarımızı silen elleri arasına, on dakikadır kara toprak girdi. Seyyid Hocamın el açıp, <Kardeşimiz Mehmet kulunun> diye devam eden duasını kardeşlerimiz el açmış, halk el açmış aminliyor.
                Âmin diyorum canı yürekten ve yalvarıyorum: Yarabbi, onu ve bizi, soylarını ve soylarımızı, kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateşten koru.
                Gerçek, ilahi plana uyan hayatın seyri içinde bizden evvel, bir çok vak’alar gelip geçmiş. Kendilerinden başka kuvvet tanımayanların, hakir toprak üstünde bile nişaneleri kalmamış.
                Ey bizi, hayvanlar gibi yiyeceğine eğilmeyip, yemeğimizi ağzımıza yükselttiren Allah’ım! Bilirsin, benlik davasında değiliz. Canlarımızı yoluna hediye eyledik, sebil eyledik. Şu an seyri ile gaşyolduğum cemaati ve onlarla birlik olanları iki cihanda aziz eyle.
                İçimizden birisi Mehmet Ağabey Türk Milletinin yüce dâvâsına, kendisini gerçekten adayanların ilk büyüğü idi. Göremeden gittiği mutlu sonlara, Allah’ın lütfu keremi ile mutlaka ulaşacağız. Yıllar sonra huzuruna, kabrinin başucuna kalanlarımız, evlatları ve evlatlarımız, Allah’ın bize bahşedeceği en büyük dünya zaferleri avuçlarımızda tatlı bir rüya gibi geleceğiz. <Al!> diyeceğiz. ‘Buyur işte Mehmet ağabey! Sana en güzel hediyelerimizi getirdik’.
                Ey, Mehmet Ağabeyin öksüzü kardeşlerim! Kaderin yetimleri! O zaman hürriyet, bizim kanatlarımız altında barınacak. Oğlun babaya sokulduğu gibi sokulacak ve güvenecek bize.
Ey, onun iman, ümit ve çile kardeşleri! Türk Milletinin mukaddes dâvâsının bayrağını yükseltmek için, ileri! Vazifemiz, yarım bıraktıklarını tamamlamak, davasının zaferini, nurla bezenmiş kabrinden görmesini temin etmektir…
……..
Biliyorum, ondan ani ayrılışın ıstırabını ve yalnızlığın perişanlığını yaşıyoruz. O hayatımızın içinde yaşanılır yandı bizim için. Sıcaklığı bizi ısıtırdı.
Yazıma başlamadan, iki elimle gözyaşlarımı silmeden önceydi. Küçük Mustafa geldi odama. Mehmet Ağabeyimin yadigârı. Elimi öptü. Kucakladım onu. Mehmet Ağabeyimi kucaklar gibi. Bana en aziz hatıraların kokusunu getirdi Mustafa. Yiğidim! Boncuk boncuk gözlerinde şükür yetimliğin izleri yoktu. Zafer vardı. Sevindim. Masamda mecmua açıktı. Babasıyla yan yana duruyordu resimleri. Baktım, başı sancağa ermişti. Şükür dedim içimden. Başı erdi yiğidimin, başı erdi sancağa. O sancak ki, şahadetler gibi güzel! Zaferler gibi muştulu. Sonra yazdığı şiiri okudum öbür mecmuadan:
“Emir Allah’tan gelir.
Bütün kanım, vücudum,
Gücüm Allah’tan gelir” diyordu yiğidim. Arslan yatağı boş kalır mıydı hiç?
Yazdıkça satırlarımı kıskanıyorum. Bu satırlar ki, benim, en gizli, en bağlı duygularımın ıstırabını taşımaktalar. Bu satırlar ki, özümün en şefkatli ateşinde piştiler. Zaferlerimizin müjdesi ilahi namelerin göklere yükseldiği şu lahza, aciz ellerimin tuttuğu titrek kalem, Rahman ve Rahim olanın rızası için hayatını veren bir kahramanın sevgisini yazıyor. Üç günlük ömrümde, bu satırları kıskanmayım da neyi kıskanayım? Onlar, onun sevgisini, kahramanlığını, gayretini ulaştıracak bizden sonrakilere. Bu satırlar, bugün ki kahramanın hayatından feyz alan yiğitlerin şevketini görecek, devletini görecek. Nasıl kıskanmayayım onları söyleyin.
Şimdi, kıskandığım satırların Mehmet Ağabeyimi aziz hatıraları ve ben baş başayız. Kollarımızda hasret gözyaşlarımızla son yolculuğuna uğurladığımız Mehmet Ağabeyimizin maddi varlığı bizi terk etti. El-hükmi lillâh! Bir o değil, yaratılmış olan her şey geçici. Yaşayacak olan dâvâmız. Dâvâmız yaşayacak! Dâvâmız yaşayacak! Dâvâmız yaşayacak!...
(*Pınar Aylık Kültür ve Sanat Dergisi Nisan 1975. Cilt 4 Sayı 40 Sayfa 31)
 
 
VEFATININ KIRKINCI YILINDA BÜYÜK DAVA ADAMI 
MEHMET ÇETİN
Mehmet Çetin, 1940 yılında Afyonkarahisar’da marangoz bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Uzun Usta lakaplı Mustafa amcadır. Uzun Usta, sanatında mahir olduğu için, Karaman mahallesindeki evlerinin altındaki atölyesi daima faal idi. Pek çok kalfa yetiştirip usta yapmıştır. Bunlardan biri de aslında Mehmet Çetin’dir. Bu atölyede babasına yardım ederken marangozluk sanatının inceliklerine vakıf olmuştur. O tarihlerde yakından tanıdığım küçük kardeşi Ali (rahmetli olmuş), baba mesleğini sürdürmüştür. Evlerinde misafir kaldığım zamanlarda, babasıyla, gece yarılarına kadar sohbet ederdik. 
Aykut Edibali bir makalesinde, “Mehmet Ağabey benim çocukluk arkadaşım. İlkokula beraber başladık, beraber bitirdik. İlkokulumuz Afyon’un Dumlupınar İlkokulu. Sınıf Öğretmenimiz önce İsmet Hanım, sonra Selahattin Bey” diyor. Sonra lise ikide yeniden sınıf arkadaşı olduklarını yazıyor. Anlaşılıyor ki Mehmet Çetin, Aykut Edibali’yle Lise ikide tekrar sınıf arkadaşı olurlar. Yavuz Aslanargun ve Mehmet Özutku ile de bu esnada sınıf arkadaşıdırlar. Aykut Edibali, aktivite duygularının o zamanlarda oluşmaya başladığını bir makalesinde ifade eder. Aynı hocalardan etkilenirler. Yavuz Aslan Argun’un da bulunduğu sohbet esnasında, öğretmenlerini anarlarken, tarih ve din dersi hocaları Abdullah beyi hayırla yâd etmişlerdi, fikirlerinin hatta aktivite duygularının oluşmasında etkili olduğundan bahsetmişlerdi. Öğrenciler ile özel ilgilenmekte, etrafında toplanan öğrencileri milliyetçi mukaddesatçı telkin altına almakta olan Haluk Nurbaki’nin babası okulun Fransızca öğretmeni Edip beyden, başka hocalarından da bahsettiler. Liseyi, 1959’da bitirirler. Mehmet Çetin okulun en başarılı öğrencilerinden biridir. Birçok fakülteye girebilecekken İlahiyat Fakültesi’ni tercih eder. 1963’te fakülteyi başarıyla bitirir. Burdur İmam Hatip Okuluna öğretmen olarak tayin olur. Liseden sınıf arkadaşları Çetin Efe’nin kız kardeşi Mesude hanımla evlenir. Halime ve Mustafa dünyaya gelirler. Bütün bu zaman diliminde liseden sınıf arkadaşları, Aykut Edibali ve Yavuz Arslanargun ile nadiren görüşürler.
MÜCADELE HAREKETİNE KATILIŞI
1964 yaz tatilinde, Afyonda ben İrfan Küçükköy vaizlik, Mevlit Baltacı ve Mustafa Alptekin imamlık görevleri aldık. Bu esnada İhsan Ramiz Bayram aracılığıyla, Aykut Edibali ve Yavuz Aslanargun ile tanıştık. Konya’dan samimi arkadaşlarımızı çağırdık. Bunlar Mevlit İslamoğlu, Kemal Yaman, Mehmet Aydın ve Hasan Elmas’tır. Biz, Yüksek İslam Enstitüsü öğrencisi Konyalı yedi arkadaş ve Afyonlu iki Hukuk Fakültesi öğrencisi Aykut Edibali ve Yavuz Arslanargun birlikte mücadele etme kararı aldık. Başka bir ifadeyle bu konudaki teklifi kabul ettik. (Daha önce onların, İstanbul’da benzeri bir tecrübeleri olmuş. Biz de konya’da, Kemal Yaman etrafında öğrenim hedefli böyle bir toparlanış içindeydik.) Böylece, daha sonra Mücadele Birliği” adını alacak olan hareket başladı. Seyyid Hoca’ya bağlı Kuran Kursu’nda fahri Arapça hocası olan Ali Erdoğan, Bazı toplantılarımıza katılmıştı. Hocası Seyyid Ahsen hocayı Afyon’a davet etti. Görüşmelerden sonra o da dâhil oldu. Teklif üzerine, Konya Seydişehir Kisecik köyü’ndeki medresesini kapattı ve Afyon’a vaiz olarak geldi. Buradaki kursun başına geçti. Aynı yıl içinde Konya’da Necmettin Erişen ve birkaç arkadaş, Gazi Antep’te Bekir Yavuz, öğretmen Yakup… ve lise öğrencisi Melih Gökçek, İstanbul’da Yılmaz Karaoğlu harekete dahil oldular. Aykut Edibali ve Yavuz Arslanargun, 1966 yılı yaz tatilinde, yolda, Mehmet Çetin ile karşılaşırlar. Davayı ona da anlatırlar. O da harekete dâhil olur. Bu esnada Burdur’da öğretmendir. Ben de kendisini bu esnada tanıdım. Sakin görünüşlü, ağırbaşlı, az konuşan, konuştuğu zaman görüşünü önemsiz gibi söyleyen ve fakat söyledikleri isabetli, derin düşünce mahsulü olduğu anlaşılan bir kişiliğe sahipti.
BURDUR ÇALIŞMALARI
1966 ders mevsiminde Burdur’a, yeni bir heyecanla gitti. Bir sene sonra’da ayrıldı. Bu kısa süre içinde hareketi Burdur’da başlattı, seçkin öğrencileri çalışmalara bağladı ve Afyon’a tayinini aldırdı. 1967 ders yılı başında, onun isteği üzerine, birlikte Afyon’dan Burdur’a geçtik. Niyetimiz harekete dâhil olan öğrencilere bir çalışma düzeni vermektir. Bir öğrenci evinde, yirmi beş kadar öğrenci toplanmıştı. Öğrencilerin heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Gözlerinde umut ışıkları parlıyordu. İmam Hatip Okulu, beşinci, altıncı, yedinci sınıf öğrencileriydiler ama o günlerdeki heyecanlarımız içinde, her biri dava sorumluluğu yüklenecek büyük şahsiyetlerdi. Aradan kırk yedi sene geçtikten sonra şunu ifade edeyim. Görüşlerimizde yanılmamışız. Bunların içinde, büyük sorumluluklar yüklenen dava arkadaşlarımız oldu. Ali AY, Sabri Turhan, Şemsettin Petek, Harun Ünal, Mehmet Salih Erdoğan hatırladığım dava adamı gençlerdir. Ömer Koç ile bir yerde karşılaştık. Heyecanla o günlerden bahsetti. 
Gece boyu sohbetler ettik. Sonra onları beşerli, altışarlı kültür gurupları haline getirdik ve başlarına onlara göre yaşı büyükçe olan Harun Ünal’ı başkan tayin ettik. Öğrencisi Ali Ay, onun, Burdur Ulu Cami’deki vaazlarını, talebelerinin ve Burdur halkının ilgiyle takip ettiklerini telefonla görüşmemde anlattı.
AFYON ÇALIŞMALARI
Mehmet Çetin, Afyon lisesinde faal bir kadro buldu. Tabii ki gene lise öğrencileri. Aykut Edibali’nin kardeşleri Ferit ve Sait, çalışmalarımıza katılan imam Talat Hoca’nın oğlu Mustafa Koçak, İhsan Ramiz Bayram’ın kayını Niyazi Akçan ve onların ilgi kurduğu onlarca öğrenci. Ben bu esnada Afyon’da vaizdim ve en büyük mabedi olan İmaret Camisi’nde Cuma vaazları yapıyordum. Vaazlarıma öğrencileri yönlendirdi. Bunun üzerine büyük camiden vazgeçerek lise yakınında küçük bir camide vazetmeye başladım. Gençlere uygun konular seçtim. Vaazdan sonra, Ordu Evi’nin karşısında bir çay bahçesi vardı, öğrencilerle orada toplanıp, sohbet ediyorduk. Bunların içinden mühendisler, doktorlar, hakimler, avukatlar, profesörler, milletvekilleri çıktılar. Hemen hepsi Mücadele Birliği çalışmalarında aktif oldular. Yetişmelerinde kısmen payım olduğu için her zaman iftiharla anarım. 
Afyon’a intikali ile Mehmet Çetin, buradaki çalışmaların başına geçti. Bu esnada Afyonda ilk kadromuzdan olan Ali Yıldırım öğretmenlik naklini Afyon’a aldırdı. Daha sonra milletvekili olan Mehmet Özutku harekete dahil oldular. Sorumluluk yüklenen üçlü, Afyonda başarılı faaliyetler yürüttüler.
MÜCADELE BİRLİĞİ AMBLEMİ
Konya’da kalıp teşkilat çalışmalarına katılıyor, Cuma günü Afyon’a geçerek Cuma ve Pazar vaazları yapıyordum. Bu esnada tabii ki Aykut Edibalilere uğruyordum. Bir uğradığımda evde Aykut Edibali, Yavuz Arslanargun ve Mehmet Çetin vardı. Çok heyecanlı idiler. Çalışmalarımızı resmileştirmekten bahsettiler. Teşkilatın adının “Mücadele Birliği” olacağını söylediler. Bu ismi hiç yadırgamadım. Zaten Aykut Edibali tarafından hazırlanan “Kültür Çalışması” notlarımızda, oluşturmakta olduğumuz hareketin gayesi, “milliyetçi ve mukaddesatçı bir kadro hazırlamak üzere mücadele birliği oluşturmak” diye geçiyordu. Ön ifadeler motomot aynı olmasa bile sonu mücadele birliği şeklindeydi. Bu esnada teşkilatın amblemini “kitap”, “yıldız” ve o günkü ifadeleriyle “sıkılı sağ yumruk” olduğunu söylediler. Gün gibi hatırlıyorum. Yavuz Arslanargun, heyecanla ayağa kalkarak sağ yumruğunu havaya kaldırdı. Daha sonra bu işaretin aramızda bir sembol olacağı aklıma gelmedi ama ben de çok heyecanlandım. Sonra benim ters dönmemi istediler. Ayağa kalktım. Ters döndüm. “Dön” dediler, döndüm, 40x40 ebadında kartonlar üzerinde, birbirine çok benzeyen üç resim vardı. “Hangisini tercih edersin” dediler. Ben birini seçtim ve gerekçemi söyledim. Bunun bileği diğerlerinden daha kalıncaydı. Daha güçlü ifade vardı. Onlar da bunun üzerinde duruyorlarmış.
Amblem Aykut Edibali ve Yavuz Arslanargun tarafından belirlenmiş ve Mehmet Çetin tarafından resimlendirilmiştir. Yumruk Yavuz Arslanargun’un, çizen Mehmet Çetin. Şöyle ki yavuz Arslanargun yumruğunu sıkarak Mehmet Çetin’in karşısında duruyor, o da bu yumruğu resimleştiriyor. Amblemin Mehmet Çetin tarafından çizildiğini biliyordum ama yumruk sıkma olayı hatırımdan çıkmıştı. Telefonla istişare ederken Yavuz Arslanargun hatırlattı, ben de tekrar hatırlamış oldum.Sadece amblemin hazırlanmasında değil, Mücadele Birliği tüzüğünün Aykut Edibali tarafından hazırlanmasında da Yavuz Arslanargun’la birlikte katkıları oldu. Emniyet Müdürlüğüne sunulan tüzük onun tarafından daktilo edildi. 1967 Eylül sonunda dernek resmen kuruldu. Mücadele Birliği’nin resmi on kurucu üyesinden biri de Mehmet Çetindir.
MÜCADELE BİRLİĞİ AFYON SANCAĞI
Tüzüğümüze göre Mücadele Birliği’nin şubelerinin adı sancak olacaktı. Mücadele Birliği’nin ilk sancağı İstanbul’da kuruldu. Başkanlığını Yılmaz Karaoğlu yapıyordu. İkinci Sancak Afyonda açıldı. Yıl 1969. Başkanı Mehmet Çetin oldu. Böylece Afyon çalışmaları bir merkeze kavuştu. Dernek binası esnafla, öğrencilerle dolup taşıyordu. Daha sonra sancak başkanlığını Ali Yıldırım yapacak ve hizmeti teşkilat dağılma sürecine girene kadar(1980) sürecektir.
FOTOĞRAF SERGİSİNE KATKILARI
Necmettin erişen, birkaç fotoğraf bulmuş. Bu fotoğraflar, komünistlerin yaptıkları zulümleri gösteriyordu. Bunları levha haline getirelim, ibret olsun diye konferans salonlarının girişlerine yerleştirelim diye düşünmüş. Bana anlattı. Fotoğraf toplamaya başladık. Gazeteleri gözden geçirdik. Kısa zamanda mezalimi gösteren fotoğraflar yüzlere ulaştı. Bunun üzerine düzenleme ile “KOMÜNİST MEZALİMİ ANLATAN FOTOĞRAF SERGİSİ” açmaya karar verdik. Konya’da ilk teşhiri, bir sessiz yürüyüş sonunda yaptık. O zamanki Belediye binası bodrumundaki salonda sergiledik. Binlerce kişi tarafından sergi gezildi. Büyük heyecan meydana getirdi. Mehmet Çetin, aynı serginin Afyon’da da açılmasını istedi. Fotoğrafları Afyon’a aktardık.
Panolara yerleştirilen fotoğrafların alt yazıları, bilgi ve heyecan yüklüydü ama yazılımına dikkat etmemiştik. Mehmet Çetin, fotoğrafların tamamının panolarını değiştirdi. Alt yazıların hepsini, güzel kalem, fırça tutuşuyla yeniden yazdı. Fotoğrafların her biri sanat eseri haline dönüştü. Bazı alt yazıları genişletti. Bir yaz tatilini ona harcadı. Afyon’a her hafta, va’za gittikçe benimle de istişare ederdi. Mehmet Özutku o günlerdeki çalışmaları anlatırken ekip olarak onların atölyelerinde her gece sabahlara kadar çalıştıklarını, Mehmet Çetin’in marangozluk ustalığının, sergiyi sanat haline dönüştüğünü ifade etti. Komünist Mezalimi Fotoğraf Sergisine Necmettin Erişen başta olmak üzere, ben ve birkaç Konyalı arkadaş ruh verdik ama sergiyi Mehmet Çetin, sanat haline getirip gün yüzüne, el yüzüne çıkardı. Sunucu genç arkadaşlarımız can verdiler.
Komünist mezalimi anlatan fotoğraf sergisini yeni haliyle Afyon’da da sergiledik. Sergiyi görmek için, gelmeyen Afyonlu kalmadı. Genç bir öğrenci ziyaretçiyi alıyor, bilgi suna suna bir saatlik propagandaya muhatap ediyordu. Yoldan geçen girse davaya inanmış olarak ayrılıyordu. Sergiyi gezen bir binbaşı yanıma geldi. “Sergiyi Askeri İstihbarat mı düzenledi?” diye sordu. Ben ona serüvenini anlattım. Fotoğrafları Necmettin Erişen ile bizzat benim dahil olduğum bir grup Konyalı arkadaşın topladığını, ilk sergilemeyi Konya’da yaptığımızı, alt yazıları Konya’da, bizim hazırladığımızı, yazıların hepsinin tabiri caizse hattatının, bir öğretmen olduğunu, hiçbir istihbarat kuruluşu ile ilgisinin olmadığını anlattım. “Böyle dev bir çalışmayı, şu çocukların yaptığına inanmıyorum” diyerek lise öğrencisi bir sunucumuzu gösterdi. Gerçeğe inandıramadım.(Sergi muhtelif illerde sergilendi. Kayseri ve Isparta’da sergilenmesinin başında sorumlu olarak ben bulundum. Her akşam arkadaşlarla değerlendirme yapıyorduk. Heyecan verici tespitler vardı. Maalesef yazmamıştık. Kayseri de sorumluluğu Mehmet Tutar, Ali Ay gibi İmam Hatip Okulu öğrencileri üstlenmişti. Ben ve İstanbul’dan giden Üniversite öğrencileri, öğrenci evlerinde kalıyor, sabah ve öğleyin peynir, zeytin yiyor, akşamları yaptıkları tek çeşit yemekle idare ediyorduk.)
AKAİT KİTABI
Aykut Edibali tarafından hazırlanan ve Necmettin Erişen adına neşredilen “Gerçek Emperyalizm” teşkilat adına ilk kitabımız oldu. Hacmi küçük, muhtevası büyük bu eser, siyaset manifestosu gibiydi. Üzerinde hassasiyet gösterdiğimiz konulardan biri de akait safiyetiydi. Hareketin başladığı ilk günden itibaren akait konusu üzerinde duruyorduk. Biz Konyalıların davete “evet” dememiz de bu konuda etkili olmuştur. Belki medrese hocası Seyyit Ahsen hocayı da bu konu etkilemiştir. Bu konunun bir temel kaynağa dayanması gerekiyordu. Bunun için Osmanlı döneminde medreselerde ders kitabı olarak okutulan, Maturidi Akaidi’nin manifestosu sayılan Ömer Nesefi’nin kitabının tercümesine karar verildi. 
Tercüme, Mehmet Çetin’in dil yönünden desteği ile Seyyit Ahsen hoca tarafından, Şerh bölümü, Seyyit Ahsen Hoca’nın Arapça kaynaklardan nakliyle, Aykut Edibali tarafından yapıldı. Şerh bölümünde de Mehmet Çetin’in katkıları olmuştur. Bir şaheser olan “GİRİŞ” bölümünde kendi ifadesiyle Yavuz Aslan Argun’un da katkıları olmuştur. Yani bu değerli eser, adı geçen şahıslar tarafından gerçekleştirilen kollektif bir çalışmanın ürünüdür.
Bu kitap, beşli, altılı kişilerden oluşan “Kültür Çalışmaları”mızın ana kitaplarındandır. Onlarca baskısı yapıldı. Yeni baskılarının yapılması gerekir. Bazı arkadaşlarımızın akait konusunda bazı akımlara kapılıp bu ölçüyü önemsemediklerini gördüm. Onlara bu temel eserimizi tekrar okumalarını, çok ciddi, ilmi gerekçeleri olmadan bu sınırı aşmamalarını tavsiye ettim. Bunda ısrar ediyorum.
İSTANBUL’A İNTİKAL
Ben Afyon Merkez vaizliğinden yedek subay askerlik için ayrıldım. Bu esnada sol örgütler, İstanbul’da Üniversitelerde faaliyetleri hızlandırdılar. Fakülteleri işgal etmeye başladılar. Ardından da sağcı öğrencileri okullarına sokmama kararı aldılar. Nitekim Yıldız Teknik Akademisi’nde solcular, bizim arkadaşları okullarından çıkardılar. Problem büyüktü. Konuyu çözmek üzere, bu akademide öğrenci beş arkadaşımızla birlikte Yavuz Aslanargun solcu öğrencilerle görüşmeye gider. Tatlı sert görüşürler, kısmen yumuşama olur. Ne var ki o gece akademi yurdu basılır ve bir öğrenci öldürülür. Bu olaydan bir gün önce anlaşmaya gelen beş öğrenci ile Yavuz Aslanargun tutuklanırlar.
Yalnız kalan hareketin lideri Aykut Edibali, Mehmet Çetin’in öğretmenlikten ayrılarak İstanbul’a gelmesini teklif eder. O da tereddüt etmeden kabul eder. Teşkilat çalışmalarının genel sorumluluğunu üstlenir. Artık teşkilatın Mehmet Ağabeyi’dir. Her konu ona ulaşmakta, o da bazen Aykut Edibali ile istişare ile bazen kendi şahsi görüşleriyle teşkilat çalışmalarına rehberlik etmektedir.
OTAĞ YAYINEVİNİ KURMA
İstanbul’da ilk yaptığı iş, OTAĞ YAYINEVİ ’ni kurmak olur. Yayınevinin sermayesinin başlangıcı, onun yedi senelik Emekli Sandığı kesintilerinden geri alınan parası olur. Şöyle ki öğretmenlikten istifa ile ayrılınca, dilekçeyle müracaat edip, emeklilik için kesilen paralarını geri ister. O tarihlerde kanunlar, yönetmelikler buna müsaitti. Bu bir daha memuriyete dönmemek üzere gemileri yakmak demektir. İade aldığı emekli kesintileri, yayınevinin kurulmasında kullanılır. Ne yüksek bir fedakârlık. Aykut Edibali tarafından hazırlanan kitapların neşri ile başlayan yayınevi, ben askerden döndüğüm zaman oldukça gelişmişti. Hatta üniversiteli arkadaşlarımızın meccanen çalıştığı dizgi aletlerine bile kavuşmuştu. 
Bu bina İstanbul Çalışmalarının da merkeziydi. Yayınevi’nin daha geniş bir yere nakli gerekiyordu. Önce bodrum üstü iki katlı bir bina bulundu. Bunun bodrum katı dizgi atölyesi yapıldı. Sorumluluğunu Sabahattin isimli bir arkadaşımız yapıyordu. Zemin katı, caddeye bakıyordu, kitabevi haline getirildi. Sorumluluğu Abdüllatif Metin yüklendi. Üst kat, toplantı ve çalışma kısmı oldu. Ona göre dizayn edildi. Bundan sonra Mehmet Çetin Ağabey, ağırlıklı olarak bu binanın ikinci katında kalmaya başladı.
TEŞKİLAT ÇALIŞMALARINDA İSTİŞARELERİM
Askerlikten 1972 Mart ayında terhis oldum. Liderimiz Aykut Edibali’nin isteği, benim İstanbul’da kalmam yönündeydi. İstanbul’da vaiz olmak üzere Diyanet İşleri Başkanlığı’na müracaat ettim. İstanbul’a tayinimin olamayacağı anlaşılınca Mehmet Çetin Ağabey, yarı şaka “Senin tayinin Yeniden Milli Mücadele mecmuasına oldu” dedi ve ben de bir şey demeden kabul ettim. Evimi İstanbul’a taşıdım. Artık Mehmet Çetin Ağabey’in yardımcısı halindeydim. Her an birlikte bulunuyor, her konuda benimle istişarede bulunmadan karar vermiyordu. 
Anadolu’daki illerdeki çalışmaları kontrol altına alma ihtiyacı doğdu. Önce Ordu iline gittim. Tespitlerimizden sonra, Mahmut Özbay’ı sorumlu yaptık. Ardından, Giresun, Trabzon, Erzurum, Gümüşhane, Tokat, Sivas, Kayseri illerine gittim. Geniş bir tespit yaptım. Sonuçları Mehmet Çetin Ağabey ile değerlendirdik. Türkiye’nin bir çok iline gidip, problemlerini mahallinde tespit imkanım oldu. İllerdeki sorumluların ayda bir defa İstanbul’a gelerek rapor vermelerini teklif ettim. Teklifim kabul gördü. Böylece illerle periyodik irtibat kurulmuş oldu. Bu uygulama çok önemli sonuç verdi. Benim teşkilatı yakından tanımamı sağladı. İllerdeki sorumlularla abi-kardeş bağımız güçlendi.
Artık il il, ilçe ilçe Anadolu İstanbul’a akıyordu. Her gün sorumlular geliyor, ben onları dinliyor, tespitlerimi yapıyor, Mehmet Çetin ağabey ile değerlendirip, istişare edip, sorumlulara heyecan tazeleyip gönderiyorduk. İhtiyaç oldukça ben illere giderek ilgiyi sürdürüyorduk. Mücadele Birliği çığ gibi büyüyordu. Periyodik olarak haftalık seminerler sürüyordu. Mahallerinde organizeyle konferanslar, anma günleri yapılıyor, ilmek ilmek Türkiye dokunuyordu. Mücadele Hareketi dev adımlarla ilerliyordu. 
Ziya Belviranlı ile bazı arkadaşların ihtilafından ilk geldiğim günlerde haberdar olmuştum. Giderek huzursuzluk boyutuna ulaşmış. Aslında ben askerlikten dönmeden de mecmua yazı kadrosundan ayrılanlar olmuş. Necmettin Türinay, Selim Arkoç bunlar arasındadır. Bu ilk ayrılışlar+ın sebebini de, serüvenini de hâlâ bilmiyorum. Geleneğimizde, bu tip konuları araştırmak güvensizlik konusu sayılırdı. Mecmuanın sahipliğinin devri söz konusu oldu. Otağ binasında, Aykut Edibali ile Mehmet Çetin bu konuyu görüşmüşler. Derginin sahipliğini benim üstlenmemi istediler. Ziya Belviranlı ile Noter’e giderek, işlemleri yaptırdık.
GAZETE HAZIRLIĞI
Haftalık “Yeniden Milli Mücadele” mecmuası kaç yüzüncü sayıya ulaşmıştı. Bir mecmua için olmayacak şeyler oluyordu. Bittiği için aynı hafta ikinci baskısı yapılan sayılar oluyordu. Aylık “PINAR” dergisi Türkiye’nin edebiyat ve sanat rehberi olmuştu. Önemli bir ihtiyacı gideriyordu. Üç ayda bir yayınlanan “GERÇEK” dergisi, benzeri çalışmalara model oluyordu. Gündelik gazeteye ihtiyaç hâsıl olmuştu. Özel radyo ve televizyonlar zaten yoktu.
Gazete çalışmalarını organize etmek üzere Yıldırım Kemal Akıncı görevlendirildi. Liderimiz Aykut Edibali mecmuasındaki makalesinde gazetemizin çıkarılacağını ilan etti. İllerden gelen sorumlulara para ihtiyacımızı ulaştırdım. Gazete çıkarma heyecanı bütün teşkilatı sardı. İlk hazırlıklar, onun sağlığında yapıldı, ne var ki ömrü gazetelerimizin çıkmasına yetişmedi. Gazetemiz Bayrak, vefatından bir sene sonra çıkmaya başlayacaktır.
MİRZA HAYIT’IN KİTABI
Dr. Mirza Hayıt tarafından hazırlanıp, çeşitli Avrupa dillerinde neşredilen “Rusya İle Çin Arasında Türkistan” isimli eserin Türkçe yayınını Otağ Yayınevi üstlendi. Almanca çevirisinden Rusça da bilen, Yugoslav menşeli bir Türk profesöre çevirisi yaptırıldı. Bu hoca çeşitli dillerdeki çevirileri ile kıyaslayarak tercümeyi uzun bir sürede tamamladı. Bu ham eseri, Mehmet Çetin neşre hazırladı. El yazılı eseri daktilo etti. Cümle düşüklüklerini, tercüme eden profesörle, hatta bizzat yazarı ile istişare ederek düzeltmeler yaptı. Alanında otorite bir kişinin eserinin, Türkçe tercümesinin de mükemmel olması gerekiyordu. Katkılarıyla bunu sağladı. Ayrıca aylarca çalışarak, özel isimler indeksini çıkardı.
AYAĞININ KIRILMASI 
Bir akşam evlerimize birlikte dönüyorduk. Ayağının üzerine basamıyordu. Ayağının burkulduğunu söyledi. “Akşama kadar sızladı” dedi. Otobüste, ayakkabısını ve çorabını çıkarıp gösterdi. Ayağının parmaklar tarafında bayağı şişlik vardı. “Tashihi yapılacak kitaplar var. Onları yanıma aldım. Yarın evde çalışacağım” dedi. Ertesi gün onu, Yavuz Arslanargun doktora götürmüş. Ayağında kırık varmış. Alçıya almışlar. Haber aldık. Evinde ziyaret ettik, geçmiş olsun dedik. Doğrusu çok sağlıklı görmüştük. Ancak bir daha Otağ binasına gelemedi.
VEFAT OLAYI: 27 ŞUBAT 1975
Bana en zor bu başlığın altının doldurulması geldi. Nerden nasıl başlayacağımı bir türlü bilemedim.
Ölüm tehlikesi söz konusu bile edilemezdi. Nihayet ayağında bir çatlak vardı ve o da iyileşmek üzereydi. O gün alçıyı aldırıp Otağ’a gelecekti. Onun yerine bize ölüm haberi ulaştı. Vefat tarihi, 27 Şubat 1975. Bu konuyu, vefatı esnasında yanında olan Yavuz Aslanargun’a, telefon edip, özellikle sordum. Anlattıklarını aynen arz etmek istiyorum. “Sabahın erken saatindeydi. Yılmaz Karaoğlu arkadaşımızla, alçıyı aldırmak için hastaneye götürmek üzere, Mehmet Ağabey’in evlerine geldik.(Evi, Üsküdar, Sultantepe mahallesi,Yeşilbayır sokağında, aynı adlı apartmanın ikinci katındaydı). Hazırlanmış, bekliyormuş. Yılmaz bir koluna, ben bir koluna girip, aşağıya indirdik. Arabanın ön koltuğunu iyice geriye yatırdım. Mehmet Çetin, arabanın içine girerken aniden rahatsızlandı. Telaşa kapıldık. Süratle yerleşmesini sağladık. Arabayı Yılmaz Karaoğlu kullanıyordu. Süratle Nümune Hastanesine ulaştırdık. Bu esnada kalp krizi geçiriyormuş, doktorlar kalp mesajı yapmaya başladılar. Beş dakikalık gayretten, masajdan sonra acı haberi ulaştırdılar. Beynimizden vurulmuşa döndük. Acı haberi, Aykut Edibali’ye ulaştırdık. Tabii ki o da çok üzüldü. Sonra mecmuaya haber ulaştı.” 
Tabii ki ilk duyanlardan biri de bendim. Uzun süre habere inanamadım. 
Defin işlemi için prosedür tamamlandı. Memleketi Afyon’a götürüldü. Orda defnedildi. Arkadaşların bir kısmı bir otobüsle Afyon’a hareket ettiler. Gidenler içinde, Aykut Edibali ve Yavuz Aslanargun tabii olarak vardı. Ben de vardım. Bir ay boyunca Mecmua, arkadaşlarımızın ve sevenlerinin akınına uğradı. O günün üzüntü dolu heyecanını gün gibi hatırlıyorum, hatırladıkça üzülüyorum. Allah gani gani rahmet buyursun.
Ölüm sebebi olarak şöyle bir yorum duydum. ayağındaki çatlak esnasında kopan küçücük kemik parçası damara girip, kanla birlikte seyire başlarmış, uzun süre sonra partikür kalp damarlarına ulaşmış. vefatına sebep olmuş.. Tabii ki olabilir. Ayrıca oldukça kiloluydu. 135 kilo olduğunu söylemişti. Ondan da kalp sektesi geçirmiş olabilir. Gayet sağlıklıydı. Önemli bir şikayeti yoktu.
Bizi sevenler mecmuaya koştular. O günlerdeki sağcı gazetelerin sahipleri, akademisyenler, esnaflar, Ahmet Davudoğlu’nun babası Mehmet Davudoğlu abi, Darulaceze müdürü Hilmi bey vs. gelerek taziyelerini bildirdiler. Macaristan’ın Milliyetçi Liderlerinden Prof. İmre Thod, Mehmet Çetin’i çok seviyordu. Zaman zaman Otağ binasına gelirdi. Mehmet Çetin Abi’nin, “Rusya ile Çin Arasında TÜRKİSTAN” isimli kitabı yayına hazırlamakta olduğunu biliyordu. Bütün hayatını komünizm ile mücadeleye hasreden bu zat her menfî olaydan işkilleniyordu. “Mehmet Çetin’ nin vefatında gizli bir suikast var mı, olabilir mi? Araştırdınız mı?” diye sorular tevcih etti. Şöyle anlattı: “Rusya istihbaratında bir takım cinayet metotları var. Bunlardan biri de kimyasal metotlardır. Mesela arabasının kapağına bir sıvı sürerler veya camına sürerler, O eliyle siliverir. Bu esnada kimyasal madde kalbine tesir eder. Kişi enfarktüs geçirir.” dedi. Ben de bunun asla mümkün olmayacağını, vefatı esnasında yanında en yakın arkadaşlarının olduğunu anlattım. Bu olaya milyonda bir bile ihtimal vermiyordum, hiç bir zaman vermem de. Daha sonra arkadaşlarımızdan böyle şeyler işittim de onun için not ettim.
EŞİ VE ÇOCUKLARI
Vefat ettiği zaman kızı Halime on yaşında, oğlu Mustafa sekiz yaşındaydı. Öksüz kaldılar. İlk zamanlarda teşkilat olarak iyi sahiplendiğimizi söyleyebilirim. Otağ Yayınevi’nin sahipliği Mehmet Çetin’in üzerineydi. Önemli bir problem olmadan sahipliği başkası üzerine devredildi. Evinin kirasını ödüyor, diğer arkadaşlarımızın aldığı kadar aylığı (kıt kanaat geçinme) ona da veriyorduk. Yavuz Aslanargun, Mehmet Çetin’in yadigârlarıyla hem ilgileniyor, hem de aylık parasını ulaştırıyordu. Sonra benim oturduğum sitenin başka bloğuna taşındılar. Aylıklarını, kiralarını eşimle gönderdim. Ben teşkilat çalışmalarındaki sorumluluğumdan ameliyatım dolayısıyla ayrı kaldıktan sonra (1978 ekim ayı), aylık para ulaşımında bazı aksamalar olmuş. Eşim aracılığı ile haberdar oldum. Konuyu sorumluluğu üstlenen Mustafa Sağ’a ulaştırdım. 1979 ağustosunda ben ayrıldıktan sonra, dağılma sürecindeki curcunada, daha çok sıkıntı yaşadıklarını öğrendim. Sonra nasıl çözümlediler bilmiyorum. Konuyu telefonla Mustafa Çetin’e sordum. Çok sıkıntı geçirdiklerini, teşkilat sorumlularıyla görüşmelerinde ilgi görmediklerini anlattı. “Bunları ben yazabilir miyim” dedim. O da “isterseniz yazın, biz bunca sıkıntıyı yaşadıktan sonra yazsanız da değişmez” dedi. Hatta “İrfan Abi, hayat sıkıntıdan ibaret değil mi” diyerek kaderine rıza ifadeleri kullandı. Teşkilat çalışmalarından kopan arkadaşımızın Pınar Dergisi etrafında oluşturduğu grup tarafından sahiplenildiği haberlerini aldım. Onlara teşekkür ederim. Mustafa elektrik mühendisi oldu. Mustafa çetin, Uluslararası büyük bir holdingde müdürlük görevleri yaptı. Telefonla görüşmemde emekli olduğunu söyledi. “Şimdi ufak tefek proje işleri yapıyorum” dedi.
Kızı Halime Fransızca öğretmeni oldu. Mustafa ablasının evlendikten sonra görev almadığını, çocuklarını büyüttüğünü anlattı. Anneleri Halime hanımı birkaç defa Mekke’de, Umre’de gördüm.
ARDINDAN
Bizim kültür grubumuz içinde Mehmet Çetin Ağabey kadar çok dua alan kimse olmamıştır. Vefatından bir müddet sonra Türkiye’de, arkadaşlarımızın bulunduğu her il ve ilçede, hatta bazı köylerde, Kıbrıs’ta, Türk işçilerinin bulunduğu Avrupa ülkelerinde mevlitler okutuldu, hatimler inildi, ona özel dualar yapıldı. 
Arkadaşlarımız onu hiç unutmadılar. Aykut Edibali başmakalesinde onu anlattı. Mecmuada özel sayfalar açıldı. Hakkında yazılar, onlarca sayı sürdü. Her sene onun ölüm yıldönümü Mecmuanın en önemli konusu oldu. Teşkilattan ayrılan veya bağını sürdüren bütün arkadaşlarımız onu saygıyla, dualarla anarlar. Bu sene bu büyük dava adamının vefatının kırkıncı yılıdır. Allah rahmet eylesin.
İrfan KÜÇÜKKÖY
NOT: VEFATININ KIRKINCI YILI OLMASI DOLAYISIYLA TEŞKİLATLARIMIZDAN ETKİNLİKLER BEKLİYORUM.

Kategori: 

Kayıt olmadan da yorum yazabilirsiniz...